1940’LAR TÜRKİYESİ’NDE KÖYLÜ BİR “DELİKANLI”: YAMÖRENLİ MUSTAFA*

Anasayfa » Fikriyat » 1940’LAR TÜRKİYESİ’NDE KÖYLÜ BİR “DELİKANLI”: YAMÖRENLİ MUSTAFA*

1940’LAR TÜRKİYESİ’NDE KÖYLÜ BİR “DELİKANLI”: YAMÖRENLİ MUSTAFA*

Mehtap Gümüş** 

Türkiye’de köylülük meselesi, özellikle cumhuriyet ile birlikte ülkenin temel meselelerinden birisi haline gelmiştir. Bunda bir tarım toplumu olan Osmanlı mirası kadar, kaybedilen topraklar sonucu yeni rejimin Osmanlı’dan daha geniş bir köylü nüfusuna sahip olması da önemli bir etkendir (Irmak, 2018: 82). 28 Ekim 1927 yılında yapılan ilk nüfus sayımında nüfusun yüzde 77,78’inin köyde yaşadığı gibi (Özdemir, 2012:3), üretimin neredeyse tamamının köylerde gerçekleştirildiği bir toplumda köylülük ve bu köylülüğün moderniteye nasıl eklemleneceği sorusu bilhassa 1950’lerden itibaren sosyoloji kadar edebiyatın da konusu haline gelmiştir. 

İlk baskısı 1955 yılında Remzi Kitabevi tarafından basılan Sağırdere romanı ile 1957 yılında aynı yayınevi tarafından basılan Körduman romanı da, Kemal Tahir’in 1940’lı yıllarda cezaevindeyken Çankırı’da yaptığı çeşitli gözlem ve notlarına dayanan köy romanlarıdır. 1923 yılından itibaren yaklaşık 16 yıllık bir süre sonunda Türkiye’deki değişimin köy yaşamına nasıl yansıdığı sorusunu, 16 yaşında cumhuriyetle yaşıt Mustafa’nın öyküsüne odaklanarak sormak, biraz da bu değişimin sınırlarını ortaya koyma açısından anlamlı olabilir. 

Romanda cumhuriyet ile birlikte köylüye dönük yürütülen bütün politikalara rağmen elli hanelik bir Orta Anadolu köyü olan Yamören’in, değişen dünya karşısında nasıl aynı kaldığı, bunu nasıl ve hangi araçlarla koruduğu Mustafa’nın öyküsü ile ortaya konulmaktadır. Kabilecilik anlayışından, dinle kurulan mistik ilişkiye, aile içi ve dışında geleneğin içerdiği kalıp davranışlardan, kadın-erkek ilişkilerine kadar dışa kapalı bir topluluğun bütün özelliklerini bünyesinde barındıran Yamören köyü, Mustafa’nın karakter özelliklerini, olaylar karşısında verdiği tepkileri anlamlandırma açısından en az Mustafa kadar merkezdedir. Bu nedenle roman kahramanı olarak, içinde yaşadığı topluluktan yalıtılmış bir birey olarak Mustafa’yı değil Yamören köyünün bir üyesi olarak Mustafa’yı ele almak gerekmektedir. Özetle roman karakteri, içinde yaşadığı sosyo-ekonomik şartlar gereği aşağı yukarı bu topluluğun bir ortalaması olarak karşımıza çıkmaktadır.

Yazımızın bundan sonraki kısmında, yukarıdaki açıklamalardan yola çıkarak, roman karakterini çevreleyen elli hanelik bir köy yaşantısının 1940’lı yıllar çerçevesinde nasıl ele alındığı ortaya konulacaktır. Böylelikle Mustafa’nın karakter özellikleri ve kendisini çevreleyen olaylar karşısında verdiği tepkiler, içinde yaşadığı şartlar çerçevesinde açıklığa kavuşturularak kendisini götüren sonun nasıl bir süreçten geçtiği tahlil edilecektir.

1940’lı Yıllarda Bir Orta Anadolu Köyü Olarak Yamören:

Şebnem Karaağaç, Kemal Tahir’in köy üzerine yazdığı romanların döneminin köy gerçekliğini nasıl yansıttığı sorusunu ele aldığı çalışmasında, elli hanelik bir köy olan Yamören köyünün coğrafi, ekonomik ve sosyal yapısını şöyle özetlemektedir:

“Kızılırmak’ın ince bir kolu olan “Sağırdere’nin geçtiği küçük bir köydür. (..) Aşağı, orta ve yukarı olmak üzere üç mahalleden oluşmaktadır. (..) Evler daha çok kerpiçtendir. (..) Aydınlatmada gaz lambası kullanılmaktadır. (…) Genel üretim tahıldır. Köyde zamanında bir okul yapılmış ama sonradan kullanılmayan okul harabeye dönmüş(tür). (..) Eğitim daha çok dini olarak imamlar tarafından verilmektedir. (…) Köyde bir muhtar, ihtiyar heyeti, imam ve korucu bulunmaktadır. En yakın Sımıcak’ta tren istasyonu bulunmakta ve bu istasyon köylünün dışarıyla bağlantısını sağlamaktadır. Gurbet için işçi olarak çalışmak üzere Çankırı’nın Ankara’ya yakınlığı nedeniyle Ankara’ya gidilmektedir” (Karaağaç, 2020: 120-121).

1940’lı yılların koşullarını yansıtacak ölçüde, evlerin kerpiçten yapılması, aydınlatmada gaz lambasının kullanılması, devletle olan ilişkinin muhtar, imam ve korucu aracılığıyla sınırlı biçimde tutulması, üretimin doğal şartlara bağımlı olması, dışa kapalı bir köy yaşantısının bütün özelliklerini ortaya koyarken; köye yakın bir kasabadan tren istasyonunun geçmesi köyün dışarıyla ekonomik açıdan bağlantı kurmasını mümkün kılarak köylüye üretimden sağlayamadığı geçim eksiğini tamamlama imkânı sağlamıştır.

Köydeki sosyo-ekonomik açıdan üstünlük daha çok kabileye atıfla anlaşılır olmaktadır. Kabile arası üstünlük kavgası ise erkek evlat, mal, akraba çokluğu gibi köy içinde görece daha refah yaşanabilecek şartları sağlayacak araçlar üzerinden yürütülmektedir (Tahir, 2016: 6, 28). Ahlaki açıdan bir eylemin itici gücü kendisini kabileciliğe atıfla göstermekte, dinin burada hiçbir etkisi bulunmamaktadır. Din daha çok dışa kapalı bir toplulukta üretilen kültürün bir parçası olarak, köylünün gündelik hayatında, özellikle baş edemediği zorluklar karşısında sarıldığı batıl inançlar çerçevesinde anlam kazanmaktadır. Bu anlayışı bir çeşit ilkel kabile mistisizmi olarak da tarif etmek mümkündür. 

Yamören’in Bir Üyesi Olarak Mustafa:

Yazının başında da dikkat çekildiği gibi Mustafa, yukarıda kısaca anlatılan Yamören köyünün zihniyet olarak bir ortalamasıdır. Kendisinin birey olarak bir Mustafa’dan çok Kulaksızlar sülalesinin bir üyesi olarak farkındadır. İçinde bulunduğu olaylar kişisel bir tercihin sonucu değil kendisinden önce devam edegelen bir kabile sürtüşmesinin tarafı olarak başına gelmiştir. Hayatında kendi başına aldığı nadir kararlarda, elde ettiği güçte, işlediği herhangi bir suçta, girdiği herhangi bir kavgada, zihninin arka planında her zaman Kulaksızlar sülalesinin bir üyesi olma bilincini taşımaktadır.

“Bu mart ayında ben on altıya girmişim. Babam, ‘sen doğdun, Cumhuriyet oldu!’ diyor” (Tahir, 2016: 43) cümlesi ile on altı yaşında, cumhuriyet ile yaşıt olduğunu öğrendiğimiz Mustafa, tıpkı diğer köylüler gibi okula gitmediği için okuma yazması olmayan, gurbette çalışma dışında köy dışına hiç çıkmamış, Kulaksız Yakup Ağa’nın köy yerinde kabile övüncü olarak sahip olduğu iki erkek evladından biridir. Karakterine dair ipuçları, ait olduğu kabileye ve köylülüğü çevreleyen gelenek, batıl inanç gibi referanslarla biraz da tembelce içselleştirilen bir tutumlar bütününden ortaya çıkmaktadır. Aile ile otorite ilişkisinde geleneğin bir tezahürü olarak, cinsiyete dayalı bir yaklaşım farklılığına sahip olsa da, korku ile karışık saygı duyduğu tek kişi abisi Murat’tır. Murat’ın aldığı eğitim sonucunda ahlaki açıdan kendisini çevreleyen kabilecilik anlayışı kadar batıl inançlara da mesafe alabilmesi, Mustafa’da abisinin diğerlerinden farklı olduğu hissine eşlik eden bir çekinme duygusu yaratsa da, bunun arkasındaki mantığı kavrama konusundaki tembelliği, bu saygının ahlaki bir davranışa dönüşmeden anlık bir hatırlama olarak kalmasına neden olmaktadır. Çiftçi olan babası Yakup Ağa ile ilişkisinde ise geleneğin şekillendirdiği ölçüde bir saygı dışında hayatını şekillendirecek bir otorite bulunmamaktadır. Burada soyun devamlılığı kadar kol gücüne dayanan işgücünden ötürü erkeğin şehre göre erken yaşta çalışmak zorunda kalması, aile içindeki otorite konumunu doğrudan belirlemektedir. Bu nedenle Mustafa, köy yerinde 16 yaşında yetişkin bir erkek muamelesi görürken, şehirde yaşı küçük olduğu gerekçesiyle işten çıkarıldığında bu tezatlığı erkeklik onuruna bir saldırı olarak anlamıştır. Biraz da bu saldırının verdiği hınçla, şehirde bulduğu başka bir işte çalıştıktan sonra abartılı hediyelerle köyüne dönerek, nasıl bir “erkek adam” olduğunu göstermek istemesi, kendisini götürecek trajik sonun da aracı haline gelecektir. 

Gurbette Yamörenli Mustafa:

Köylünün geneli geçim eksiği için gurbete çıkmak zorunda kalsa da Mustafa’nın buradaki hikâyesi, çalışmaya olan mesafeli yaklaşımı, zamanının çoğunu hovardalıkla geçirmesi gibi özelliklerinin bir uzantısı olarak, gurbete çıkma gerekçesi de farklı olacaktır. Sevdiği kızın bir başkasıyla evlenmesinin acısıyla bir anda karar verdiği gurbette çalışma fikriyle yola düşerek, yedi aylık bir Ankara deneyiminin ardından köyüne tekrar dönecektir. Romanın bu bölümünde Mustafa’nın içinde yaşadığı dünyadan çok farklı bir yerde nasıl tepkiler verdiği üzerinden zihinsel dünyasının sınırları ortaya çıkmaktadır. Üstelik bu sınırlar sadece zihinsel değildir. 1940’lı yılların ortamında “büyük şehirlerde bütün gurbetçilerin belli hanlarda köy köy birbirlerini arayıp buldukları” (Alangu, 1965: 454) çalışma yerleri ve bu çalışma yerlerine köyden kişilerin aracılık etmesi, köylülerin şehirdeki fiziksel sınırlılıklarına işaret etmektedir. Bu handa arada geceleri çalan saz sesinden, yemek için duvara asılan çıkınlara kadar köylü hayatı olduğu gibi sürdürülerek deyim yerindeyse bilinmeyene karşı güvenlikli bir alan oluşturulmuştur. Bu nedenle Mustafa için çalışma yeri ile hanın arasındaki mesafe dışında kalan dünya, koca bir bilinmezdir ve burada kaybolma korkusu Mustafa’yı dehşete düşürmektedir.

Bu dışa kapalı topluluk hali fiziksel açıdan da korunduğundan, tıpkı köyde olduğu gibi şehirde de köylüler arasındaki ilişkiler kıskançlık, gösteriş, birbirini aldatma biçiminde sürdürülmektedir. Onların dünyasında şehir, biraz para kazandıktan sonra (adam olmak, eli ekmek tutmak şeklinde ifade edilen) köyüne geri dönülen bir çalışma yeri olduğundan, şehirde geçirilen süre fark etmeksizin burada çalışanların hepsi, eninde sonunda köyüne geri dönme ideali taşımaktadır. Bu nedenle Ankara, Mustafa için sadece bir inşaat alanından ibarettir. Bu alanın dışına keşif için çıktığı sıralarda şehir hayatını yansıtan vitrinler, binalar, çarşılarla karşılaştığında bu görüntüler Mustafa’da korku ve güvensizlik duygusunu ortaya çıkarır. Onun zihinsel dünyasında bunu anlamlandıracak bilinç kategorileri yoktur. Bu nedenle bu tür karşılaşmalar, Mustafa için başı ve sonu belirsiz, anlık olarak farkına vardığı, daha sonraki yaşamında bir karşılığının ol(a)mayacağı nesneler bütününü ifade etmektedir. Anlamına nüfuz edemediği için kendisine farklı gelen bu şeyler karşısında korkuyla karışık duyduğu hayranlık da anlık karşılaşma kadar geçici ve sadece başkalarına hava atma aracı olarak bir çeşit hikâye olarak kalmaktadır. Bu hikâyeyi köyüne taşırken duyduğu üstünlük duygusunu, kendisinden başka hiç kimsenin o kadar iyi deneyimleyemeceği bir karşılaşma olduğu yanılgısıyla duymaktadır.

Mustafa’nın da içinde bulunduğu bir durum olarak köylülerin sürekli birbirlerine karşı acımasız olma durumunu ezilmişlikle açıklayan kişi, aldığı eğitim sayesinde köylülüğüne belirli ölçüde mesafe alabilmiş Murat olacaktır (Tahir, 2016: 51).  Kendine yeterli ve dışa kapalı bir ekonomik yapının ürettiği zihinsel bir tavır olarak bu ezilmişlik, köylü tarafından bir çeşit değişmez buyruk, Allah’ın kendileri için yarattığı bir kader gibi algılandığından, bu durumu değiştirme ihtimali gündemde bile tutulmamaktadır. Bu nedenle içinde yaşadıkları bu fakirlik ve ezilmişlikle başa edebilmek için farkında olmadan çeşitli stratejiler üretmişlerdir. Örneğin ezilmişlik duygusunu abartılı bir erkeklik vurgusu ile kapatmaya çalışmaktadırlar. Bunun için bir başkasına muhtaç olmadıklarını her fırsatta göstermek istemekte fakat bu muhtaçlığın şiddetini içten içe yaşadıkları için kendilerini dışarı gösterdiklerinden çok daha farklı hissetmektedirler. Bu çatışma bir tür ikiyüzlülük üretmektedir. Mustafa’nın karakterine yansıyan bu olumsuz özelliği örnekleyen sahnelerden birisi, Mustafa’nın ustası Cemallerle yediği yemekte verilmiştir. Mustafa, ustaları et yerken kendisi çok fazla para harcamamak için ekmek yemektedir. Bunu fark eden Cemal Usta’nın teklifini et sevmediğini söyleyerek geri çevirir. Fakat içten içe o eti yiyemediğine pişman olarak, içine düştüğü bu durumun hıncını Hasan’ın bir sırrını Cemal Usta’ya vermeyi düşünerek çıkarmayı düşünür. Cemal Usta da tıpkı Murat gibi eğitimli bir köylü olduğundan sürekli etrafındaki köylülerin kurnazlıklarını yüzlerine vurmaktadır. Mustafa’nın et sevmiyorum dediği yerde: “Ekmeği çorbaya katık edişinden işi anladım ama bu kez ceza olsun diye seslenmedim. Ulan Mustafa, göründüğün gibi kabadayı değilmişsin. Cimriymişsin. Eti sevmezmiş… İt gibi yutkunmaya ya ne demeli kopuk?” (Tahir, 2016: 213) diyerek Mustafa’nın gerçek hislerini ortaya koymaktadır. 

Tüm bu şartlar çerçevesinde, kendine yeterli ve dışa kapalı bir ekonomik yapının, yaşadığı tarihsel zaman dilimindeki karşılığı olarak Mustafa’daki yansıması, ezilmişliğin verdiği gösterişli bir onur duygusunun arkasına saklanan hınç olacaktır. Köyüne tekrar döndüğünde şehirde kazandığı ekonomik gücün de verdiği özgüven, kabileciliğin ürettiği intikam duygusuyla birleştiğinde Mustafa’yı köydeki en yakın arkadaşını öldürecek sona taşımıştır. Böylelikle Mustafa’nın roman boyunca kendisini dayadığı kabilecilik, gelenek referansları bir anda geri çekilmiş, deyim yerindeyse koca köyde tek başına kalarak şehirde olduğu gibi yalnızlığın dehşetini duymuştur. 

Bu sahnede duyduğu korku ile şehirde güvenli bölgesini terk ettiğinde duyduğu korku çarpıcı biçimde benzerlik taşımaktadır:

“(Şehirde kaybolduğunu sandığında) korkudan sırtı ürpererek bir ileri bir geri bakıyor, dünyada tek başına kalmanın dehşetini ilk defa duyuyordu. Daha fazla durup düşünmedi. İki kere ‘La ilahe illallah!’ diyerek taş ocağının gürültüsünü işitecek kadar hızla yürüdü. Ocağı kaybetmediğine inanınca kendisini biraz toparladı” (Tahir, 2016: s.179).

“(Köyde cinayetten sonra) korktuğunu anladı. Neden korktuğunu kestiremiyordu ama korktuğu için de utanmıyordu. Sanki korkmak gerekti (Tahir, 1971: 521). (…)  Elini yüzüne götürdü. Gözlerinden yaş aktığını anlayınca sırtındaki derileri titreten bir dehşete kapıldı. Kapı ulumalarından saklanmak için yere çöküp kafasını kıstı. Titreyen elleri, fıldır fıldır dönen küçük kara gözleriyle kıstırılmış bir hayvana benziyordu” (Tahir, 1971: 531).

Yamörenli Mustafa’nın, içinde yaşadığı kapalı dünyanın sınırları içinde kalmak için gösterdiği direnç, işlediği cinayet sonrası ona bir cezaevi yolu olarak dönerek kendisini tekrar köyünden edecektir. Cumhuriyet ile yaşıt ömründe, değişimin hayatına yansıttığı belli belirsiz farklılık bir çeşit kıstırılmışlıkla son bulmuştur.

KAYNAKÇA

ALANGU, Tahir (1965). “Kemal Tahir Demir”, Cumhuriyetten Sonra Hikâye ve Roman-Öncüler 1930-1950, C.2, birinci basım, İstanbul: İstanbul Matbaası.

IRMAK, Erkan (2018). Eski Köye Yeni Roman Köy Romanının Tarihi, Kökeni ve Sonu (1950-1980), birinci basım, İstanbul: İletişim Yayınları.

KARAAĞAÇ, Şebnem (2020). Kemal Tahir’in Köy Romanlarında Toplumsal Yapı Analizi, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Dokuz Eylül Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Sosyoloji Ana Bilim Dalı, İzmir.

ÖZDEMİR, Hakan (2012). “Türkiye’de İç Göçler Üzerine Genel Bir Değerlendirme”, Akademik Bakış Dergisi, S.30, Mayıs-Haziran.

TAHİR, Kemal (1971). Körduman, ikinci basım, Ankara: Bilgi Yayınevi. 

TAHİR, Kemal (2016). Sağırdere, beşinci basım, İstanbul: İthaki Yayınları.

*   Bu metin İlmi Düşünce Mektebi’nde Hüseyin Çil’in yürütücüğünde gerçekleşen “Roman Kahramanları” İhtisas Atölyesi kapsamında kaleme alınmıştır.

** Doktorant, Necmettin Erbakan Üniversitesi Sosyoloji Bölümü. (mehtapgumus.88@gmail.com)

İlgili Makaleler

Yorum bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Copyright © 2024 İDM - İlmi Düşünce Mektebi