Modernist Reçeteler Karşısında Müslümanın Konumu

Anasayfa » Fikriyat » Modernist Reçeteler Karşısında Müslümanın Konumu

Modernist Reçeteler Karşısında Müslümanın Konumu

Hayrunnisa AYÇEKEN – İDM Kademe Öğrencisi

Batı Medeniyetinin tüm dünyayı etkisi altına alan bir güç olarak ortaya çıkmasıyla birlikte diğer toplumların en büyük problemi, böyle bir güç karşısında kendilerini nasıl konumlandıracakları olmuştur. Bu durum özellikle Müslüman toplumlar için önemli bir sorun haline gelmiştir. Dünden bugüne İslam toplumlarındaki liderler, devlet adamları ve aydınlar tarafından problemi çözmeye yönelik çeşitli fikirler ortaya atılmıştır. Bu fikirlerin bazısı hayata geçirilirken bazıları ise etki alanı bulamamıştır. Halen Müslümanlar Batı Medeniyetinin sunduğu modernist reçeteler karşısında kendi konumunu aramaktadır.

Modernleşme, Avrupa’da ortaya çıkan bir olgunun en çok da Aydınlanma felsefesinin etkisiyle Batı dışı toplumlara dayatılması veya diğer toplumların Avrupa’ya öykünme yoluyla benzemesi şeklinde ortaya çıkmıştır. Demokrasiyi, ulus devlet fikrini ve kapitalizmi gelişmemiş ülkelere dayatma amacı taşır. Sonuç olarak modernleşme, henüz modern olamamış Batı dışı toplumların modern olanı üretememiş olması ve modernizm ideolojisini üretebilmek adına Batı’ya benzeme arzusu ve bu arzunun reformuna denir.

Avrupa’da modernleşme sürecinin tarihsel arka planı Rönesans ve Reform hareketleriyle başlamış, Aydınlanma, Endüstri devrimi ve Fransız İhtilaliyle şekillenmiştir. Rönesans, yeniden doğuş demektir. 14. yüzyılda İtalya’da başlayan ve Avrupa’ya yayılan sanat, edebiyat, bilim ve düşünce alanındaki yeniliklerin gerçekleştiği dönemdir. Buradaki yeniden doğuş, var olan bir şeyin yeniden doğması anlamındadır. Yani Rönesans, Orta Çağ’ın vahiyle şekillenmiş dünyasını geride bırakarak, eski Yunan ve Roma’nın yeniden canlandırılması demektir. Bu bağlamda Rönesans, geçmişin şimdiden daha iyi olduğu fikrine dayanır.
Reform ise bir şeye yeniden şekil vermek anlamına gelmektedir. 15. Yüzyılda Avrupa’daki kilise anlayışına tepki olarak doğmuştur. Hristiyanlık dininin kilise ve otoriteler tarafından çarptırıldığı, bu sebeple özüne dönmesi gerektiğini savunan harekettir. Bu bağlamda reform, özü saklı tutarak biçimi değiştirmektir. Aynı zamanda dini, özcü bir harekettir. Hem anlam hem de sosyal hareket itibariyle bir öze dönüş hareketidir. Feodalizmin dağılması, ulus devlet ve siyasal yönetimin değişimi gibi gelişmeler Endüstri devriminin de temel dinamikleri olmuştur. Tarihsel süreçte gerçekleşen bu devrimleri, nihayetinde modern bir zihniyetin doğurduğunu ve bütün yapıp etmelerin bu zihniyete göre yargılandığını söylemek mümkündür. Batı’nın bu paradigmasını öyle içselleştirmişizdir ki adeta kendi gök kubbemizde olan çoğu şeyi modernizm ile açıklama yoluna gitmişizdir. Oysaki “Müslüman halkların hayallerini tetikleyebilecek, gerekli ölçüdeki disiplini tahsis edebilecek ve Müslümanlara ilham ve enerji verebilecek yegâne düşünce İslam’dır” (İzzetbegoviç, 2021: 22).

Batı’nın maddi anlamda güç elde etmesini sağlayan şeyler ne teknolojiye ne bilimsel gelişmelere ne de doğrudan ticarete dayanır. Onun elde ettiği bu gücün asıl kaynağı, üzerinde hakimiyet kurduğu ülkelerin kaynaklarını sömürmesiyle ortaya çıkmıştır. İnsanlığın gördüğü, sadece maddi alanda gelişmiş tek medeniyet olan Batı medeniyeti bu sömürü sayesinde, Guenon’un ifadesiyle (1991: 26), sömürüsünü kamufle etmek ve eylemlerini meşru göstermek için siyasetten kültüre, edebiyattan felsefeye, ekonomiye vs. kadar hayatın her alanında etkili olan/olacak parametreleri üretmede de oldukça maharetlidir.

Günümüz dünyasında hakim olan tüketim eksenli hayat tarzı, İslam toplumlarında da görülmeye başlanmıştır. “Doğu sorunu” adı altında Osmanlı devletini parçalanması yetmemiş ve bu eksende Batı’nın gücü de artmıştır. Osmanlı Devleti, Batı modernitesinin ortaya çıkardığı gelişmeleri takip ve taklit geriliminde kalmıştır. “..her Müslüman halkın tarihi parlak başarılar ve zaferlerin bir kronolojisi olmanın yanı sıra, bir o kadar da üzüntü verici yanılgıların ve mağlubiyetlerin sıralamasıdır.” (İzzetbegoviç, 2021: 31.) Bu noktada İbn Haldun, “mağlupların galipleri taklit ettiklerini” söylemiştir (Mukaddime; 185; Uludağ; C.I, s.362). Peki bu durumda biz yani İslam medeniyeti Batı’nın siyasi, ekonomik, kültürel vs. gibi oluşumlarını taklit etmekten öteye geçebilecek miyiz? Taklit edersek Batı’nın maddi gücü gibi bir güç elde edebilir miyiz diye sorarsak eğer buna ‘Hayır’ şeklinde cevap verebiliriz. Batı’nın toplumsal kodlarıyla bizim kadim medeniyetimizin toplumsal, kültürel ve dini kodları aynı değildir.

Bu ekonomik faaliyet, tüketici ya da müşteriyi kendine bağlayan ve muhtaç kılan bir sistemdir. Adeta tüketimi varoluşlarının amacı olarak kabul ederler. “Hiçbir sistem, kendi başına İslami ya da gayri İslami değildir ve bu ancak onu oluşturan insanlara bağlıdır.” (İzzetbegoviç, 2021: 44.) Meseleye mekân-zaman-amaç çizgisinden bakacak olursak; “Mekân” burası, “zaman” şimdi, “amaç” da temelli tüketim olunca, modern insanın tüketmek, devamlı tüketmekten başka bir seçeneği kalmayacaktır ki bugünkü manzara tam da budur. Oysa “Müslüman” insanı “modern insan” dan ayıran en önemli özelliklerden birisi “mekân” ve “zaman” algısında yatmaktadır. Mekânı “biz” ve “onlar”, “merkez” ve “çevre” olarak ayıran ve onu ortak yaşama alanı olarak değil, hâkimiyetinin bir nesnesi olarak gören modernitenin “mekân” anlayışının aksine, İslâm’da yeryüzü, hatta kâinat, birbirinden farklılaşmayan tek bir mekân konumundadır (Davutoğlu, 1997: 35). Müslümanın mekân algısı modern insanda olduğu gibi sığ değildir aksine kâinatı kaplayacak kadar geniş bir alana tekabül eder. Bu mekân da Batı’da olduğu gibi sömürülecek bir yer değil, Allah’ın insana emanetidir. Emanet kavramından yola çıkarsak Müslümanların sorguya çekilecekleri bir sorumluluk bağlamında da değerlendirebiliriz. Kudemanın deyişiyle “Dünya ahiretin tarlasıdır” ve biz Müslümanlar da bu noktada içinde bulunduğumuz dünyayı diğer dünyaya bağlayacak köprü olarak nitelendirebiliriz. Çünkü “İslam’ın olduğu yerde umursamazlık yoktur” (İzzetbegoviç, 2021: 39). Yani insanın yapıp ettiklerinin öbür dünyada sorgulanacağı anlayışı, Batı kapitalizminde olduğu gibi insanı “homo economicus” olarak görmesiyle zıt bir anlayıştır. İslam ve İslam medeniyeti tarihin hiçbir zamanında sömürgeci politikayı meşru görmemiştir. Batı’nın sömürgeci politikaları sonucu var olan serbest pazar, burjuva sınıfı gibi kapitalizme zemin oluşturan bu olgular İslam toplumlarının karakterinde mevcut değildir. Faizin haksız kazanç yoluyla elde edildiği için yasak oluşu, zekâtın ise ihtiyaç fazlası mülkün elden çıkarılması ve bunun topluma infak edilmesi yoluyla sosyal düzenleyici oluşu, israfın ve lüks tüketimin engellenmesi ve en önemlisi “mülkün yalnızca Allah’a ait olduğu anlayışı” İslam’ın ekonomik sistemini diğer tüm ekonomik sistemlerinden ayıran özelliklerindendir. Yukarıda sayılan anlayışların hâkim olduğu bir İslam toplumunda da sömürgeci, kapitalist, sınıfsal bir toplum yapısının oluşumuna imkân yoktur.

Batı’nın toplumsal karakteriyle özdeşleşen “tükettiğin kadar varsın ve tüketmeye devam ettiğin sürece var olacaksın” anlayışı maalesef ki günümüz İslam toplumlarına da sirayet etmiştir. Batı’nın eşyayı merkeze alan materyalist anlayışı yerine İslam medeniyetinde kanaat, eşyayı yalnızca bir araç olarak gören ve ona tamah etmeyen bir anlayış mevcuttur. Modernleşmeyle birlikte ise Müslümanlar olarak her şeyi o kadar hızlı tüketmeye, daha çok tüketmeye başladık ve bunun sonucunda kâinata, yaratılan güzelliklere bakmayı ve tefekkür etmeyi unuttuk.

Modernist reçeteler karşısında Müslümanın konumu kadar muhafazakâr reçeteler karşısında da Müslümanın konumu önemlidir. Bu noktada Aliye İzzetbegoviç’in şu cümlelerine dikkat etmeliyiz: “Sadece ferdin yetiştirilmesi değil aynı zamanda dünyaya nizam vermesi hasebiyle ele alınan İslami yenilenme fikrine her zaman muhalif olacak iki grup mevcuttur: Eski düzenin korunmasını isteyen muhafazakârlar ve yabancıların düzenini isteyen modernistler. Birinci grup İslam’ı geçmişe çekerken ikinci grup da ona başkalarına ait bir gelecek hazırlar” (İzzetbegoviç, 2021: 24).

Tarihsel süreç içerisinde muhafazakârlığın gelişimine bakmakta fayda var. 1789 Fransız İhtilali’yle temelleri atılan bu düşünce sistemi, Sanayi devrimi ve Aydınlanma düşüncesi ile de şekillenmiştir. Muhafazakârlık değişime karşı çıkan bir tutumdur. Örneğin bu noktada Fransız Devrimi’ne karşı çıkan Edmund Burke muhafazakâr bir tutum sergilemiştir. Batı toplumları gelenekselden kopamayan, İslam’ın dış dünyayı düzenlemesinin mümkün olmadığını düşünen bir anlayış içerisindelerdir. Günümüz İslam dünyasında ise Hristiyanlıkta ruhban sınıfında olduğu gibi İslam inancı, akidesi, kaynakları vb. konularda muhafazakârlar arasında dini otoriteler (farklı adlarla) ortaya çıkmıştır. Dini ve kaynaklarını anlama, yorumlama ve yaşama biçimindeki mutlakıyet ölçüleri kendi içinde bir kesinlik taşımakta iken, diğer anlayışları da dışarda bırakmaktadır.

“..biz ona şah damarından daha yakınız.” (Kâf, 16-17) bu ayeti kerime Müslümanlar arasında muhtelif dini anlayışların ya da örgütlenmelerin, aracı rolü üstlenmedeki otoritelerini boşa çıkarmaktadır. Hatta nasıl ki Hristiyanlıkta günah çıkarma, aforoz gibi dini ritüeller varsa Müslümanlar arasında da “tövbe” alarak bir cemaatsel yapıya dahil olmakta benzer bir eğilim vardır. İslam dininin farklı yorum ve biçimlerini Allah’a, ahirete götüren tek yol olarak görebilir ve öteki Müslümanları bazen tekfir ederek kendi Müslümanlıklarını pekiştirirler. Diğer yandan muhafazakarlar İslam’da olmayan bazı bid’at ve hurafeleri sanki dinin gerektirdikleriymiş gibi görürler ve bu durum bazı problemlerin yolunu açar. Bugünün dünyasında kandiller, özel geceler, bayramlar vs. aracılığıyla dinin toplumsal görünümü artsa da aslında olan dini toplumsal hayattan çıkarıp sadece belli günlere yaymaktır.

Dini yalnızca indirildiği zamana ait kılmak, toplumsal hayatın geçirdiği değişim ve dönüşümü göz ardı etmek demektir. Din ya da vahiy bugünün problemlerine her daim cevap verse de müslümanlar artık o cevaba ulaşamamaya başlamıştır. “..Müslümanın karşı karşıya bulunduğu problemlerin en büyüklerinden biri, insanların (Müslümanların) kendilerini düşünüş biçimleri itibariyle hâlâ sahabe döneminde yaşayanlar gibi olduklarını vehmetmeleridir” (Said, 2021: 89). Bazı “müslüman gruplar” yeniliği, yeni olan her şeyi düşman olarak kabul ediyorlar ve şeriatın yeniden düzenlenmesini sığ bir bakış açısıyla reddediyorlar. Örneğin, Selefi görüş değişen toplumda İslam’ın daha kolay anlaşılmasını sağlayan kelam, felsefe ve tasavvuf gibi ilimleri ilk 3 nesilde –sahabe, tabiin, tebei tabiin- olmadığı için reddetmişlerdir. İbn Haldûn konuya şöyle değinmişti: “Günlerin geçmesi ve asırların değişmesiyle kuşak ve ümmetlerin durum değiştirdiğine dikkat edilmemesi tarih konusundaki gizli yanlışlardandır. Son derece gizli bir hastalıktır bu. Çünkü ancak uzun çağlar süresince meydana gelir. Yaratılışta ayrıcalıklı bazı kimseler dışında hemen hiç kimse bunun farkına varamaz. Zira dünyanın halleri, toplumların adetleri ve itikadları tek bir süreç ve bir doğrusal yol üzere devam etmez. Günlerin ve dönemlerin art arda gelişi ve bir halden diğerlerine geçişi söz konusudur. Bu, şahıslar, vakitler ve kentler için de böyledir; ülkeler, bölgeler ve dönemler için de böyle… ‘Bu Allah’ın kulları arasında yürürlükte olan sünnetidir.’ (Mü’min, 85)” (Mukaddime, sh. 34.) Yukarıda da ifade edildiği üzere bu değişimin farkına varmak yaratılışta ayrıcalıklı bazı kimseler tarafından gerçekleşmiştir. Bu değişimin farkına varamayan muhafazakârlar da şeriatın yeniden inşasını dinin bütünlüğüne bir saldırı olarak kabul etmişlerdir.

Diğer taraftan sözde yenilikçiler İslam’ı yalnız hocalara ve muhafazakârlara aitmiş gibi düşünmüşler ve başkalarını da buna inandırmışlardır. İslam’ı bir “religion” olarak görürler oysa İslam sadece bir “din” değildir. İslam’ı yalnızca camilere, medreselere, tarikat ve cemaatlere hapsedip onu bu alanların dışına çıkarmazlar. “Söz ve amelin birbirini tutmadığı, sapıklık, pislik, adaletsizlik ve korkaklığın kol gezdiği, heybetli lakin boş camileri, idealsiz ve cesaretsiz büyük beyaz sarıklıkları, ikiyüzlü şekilde kullanılan İslami tabirler ve dindarlık tavırları ve imandan yoksun din anlayışı ile Müslüman dünyasının tüm realitesi, Kur’an’a (ve rolüne) ilişkin en temel tezatlığın dışa yansımasından ibarettir.” (İzzetbegoviç, 2021: 35). Örneğin din-devlet işlerini birbirinden ayırarak da aslında bir nevi bunu yapmışlardır. Dini her bir bireyin kendisine ait kılmışlar ve kamusal alanda dine ait motifler görmek istememişlerdir. Oysa İslam, hayatın her alanında hâkimdir.
Son kertede konuyla alakalı şunları söylemek mümkündür: “Uygarlıkların kalbinde, zihniyet alanında onların hem geçmişi hem de şimdisi olan ‘din’ en güçlü hattı meydana getirir. Ve tabii ki önce Avrupa-dışı uygarlıkların kalbinde” (Braudel, 1996: 46). İçinde bulunduğumuz -kadim- medeniyet dini anlam ve motiflerle örülmüş bir medeniyettir. İslam medeniyet birikiminde köktenci muhafazakârlık ya da devrimci yenilikler, İslam’ın zamanı ve mekanı kuşatan bütünselliğine zarar vermektedir. Müslümanların aradığı her yenilik, her defasında ancak İslam’a uygunluğu aramak şeklinde olabilir. İslami yenileşme, İslam’ın yenileşmesi yerine modern zamanlarda Müslümanların İslamlaşmasından bahsedebiliriz. “İslam’ı kabul eden bir halk, tıpkı İslam’ı kabul eden bir fert gibi, bu aşamadan sonra başka herhangi bir ideal için yaşama ya da ölme salahiyetine sahip değildir.” (İzzetbegoviç, 2021: 222.) Batı medeniyeti ise tamamen maddi ve seküler bir zihniyet içerisinde olmuştur. Tüketimi, hazzı, zenginliği ve gücü temel alan ve insanı, insan bedenini bunlara göre kurgulayan bir medeniyet karşısında Müslümanın konumu hep gerilimli olmuştur. Fakat bu noktada şu bilinmeli ki ne modernistler gibi Batı’nın düzenine bütünüyle entegre olunmalı, onların hikâyesine eklenmeli; ne de muhazakârlar gibi eski düzeni koruyarak, içinde yaşadığımız dünyaya sırt çevirmeliyiz. Modernistler bize yabancı bir gelecek hazırlarken muhafazakârlar da İslam’ı geçmişe çekerler. “İşte böylece, siz insanlara şahit olasınız, peygamber de size şahit olsun diye sizi vasat bir ümmet yaptık…” (Bakara, 143) ayetinden hareketle biz Müslümanlar olarak bu noktada modernistler gibi “ifrad”, muhafazakârlar gibi de “tefrid” noktasından kaçınmalıyız. Biz “vasat” bir ümmet olarak her zaman orta yolu bulmak ve orta yolda olmak durumundayız.

“Bu metin, İDM Yazı Kampı’nda gerçekleştirilmiş olan yazı atölyesinde kaleme almış olduğum metnin geliştirilmiş halidir. Metne dair katkıları sebebi ile İbrahim Nacak hocamıza teşekkür ediyorum.”

KAYNAKÇA
Braudel, F. (1996). Uygarlıkların grameri. (Çev. M. A. Kılıçbay), Ankara: İmge Kitabevi
Yayınları.
Davutoğlu, Ahmet (1997). Medeniyetlerin Ben-idraki. Divan, 2(3), 1-53.
Guenon, R. (1991). Doğu ve Batı. (Çev. F. Arslan), İstanbul: Ağaç Yayınları.
İbn Haldun, Mukaddime (Çev. Süleyman Uludağ), C.I-II, İstanbul: Dergâh Yayınları, 2015.
İzzetbegoviç, Aliya (2021). İslam Deklarasyonu, İstanbul: Ketebe Yayınları.
Karaarslan, Faruk (2021). Bir Müslüman Modernleşme ve Modernizm’e Nasıl Bakmalı?, İstanbul: Beyan Yayınları.
Said, Cevdet (2021). Bireysel ve Toplumsal Değişmenin Yasaları, İstanbul: İnsan Yayınları.

Share on facebook
Share on twitter
Share on linkedin
Share on whatsapp
Share on telegram
Share on pinterest
Share on email

İlgili Makaleler

Yorum bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Copyright © 2022 İDM - İlmi Düşünce Mektebi