ÖTEKİ’NİN BAKIŞI: KURAK GÜNLER

Anasayfa » Fikriyat » ÖTEKİ’NİN BAKIŞI: KURAK GÜNLER

ÖTEKİ’NİN BAKIŞI: KURAK GÜNLER

Şeyma TAMER[1]

2021 yılında Emin Alper tarafından çekimleri tamamlanan ve 2022 yılında vizyona giren “Kurak Günler” filmi, 59. Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde dokuz dalda ödül kazanır. Vizyona girdiği dönemde üzerine çokça konuşulan film, son zamanlarda dijital platformlarda da yayınlanmaya başlamasıyla birlikte tekrar gündemdeki yerini alır ve tartışmaların odağı olur. Film çekilmeye başladığı zamanlarda adı “Balkaya” olarak duyurulmasına rağmen, Türkiye’de aynı ada sahip bir ilçe olmasından mı yoksa başka bir nedenden mi bilinmez vizyona “Kurak Günler” ismiyle girer.[2] Filmde işlenen ana temanın susuzluk olduğu düşünülürse bu ismin kullanılmasının daha isabetli olduğu görülür.

Hayali bir kasaba olan Yanıklar kasabasında geçen film devasa bir obruk başında sohbet eden hakime Zeynep ve savcı Emre’nin konuşmasıyla başlar:

Zeynep: Nasıl savcı bey?

Emre: Korkutucu gerçekten

Zeynep: Ama güzel de

Ardından yaban domuzu avı sahnesi ekrana gelir. Kasabanın içine giren yaban domuzunu yakalamak için arazi araçlarının üstünde ellerinde tüfeklerle avcılar ve peşinde koşan halk sahneye gelir. Vahşi bir eğlence ritüeli olarak gösterilen bu sahne domuzun öldürülüp kasabanın ortasında sürüklenmesi ile devam eder. Filmdeki en önemli sahnelerden birisidir. Filmin sonu izleyiciye bu sahneyi tekrar hatırlatır. Diğer bir önemli sahne ise göle giren savcı Emre’yi görünce yanına gidip onu uyaran yerel gazeteci Murat’ın söyledikleridir: “Tehlikelidir burası, balçıktır dibi, çekiverir insanı.” Bu hem gölün gerçekten tehlikeli olabileceği için bir uyarıdır hem de metaforik bir anlatımla kasabanın toplumsal yapısına gönderme niteliğindedir. Film boyunca kasaba eşrafı ve savcı arasındaki diyaloglardaki gerilim kendisini fazlasıyla hissettirir. Konuşmalarda açıkça ifade edilmese de savcı alttan alta hep tehdit edilir. Bir gece savcının da katıldığı bir eğlence sonrası akli dengesi yerinde olmayan Pekmez adlı kız tecavüze uğrar ve savcı olayın faillerini bulmaya çalışır. Rakı sofrasında yaşananları tam olarak hatırlamayan savcının film boyunca hafızasında geriye doğru yaptığı yolculuklarla olayın aslını hatırlamaya çalıştığı görülür. Film obruk başında başlar obruk başında son bulur. Savcı ve gazetecinin kasaba eşrafı tarafından kovalanması filmin başındaki yaban domuzu avı sahnesini hatırlatır. Hatta filmin afişlerinden biri de buna gönderme niteliğindedir. Obruk başında duran savcının ayakları hizasından obruk içine kadar akan kan dikkat çeker.

Ataerkil düşünce yapısı, hayvana yönelik şiddet, farklı cinsel eğilimler gibi konular filmde ön plana çıkan daha doğrusu gayet düz bir anlatımla sunulan şeylerdir. Yönetmen de zaten yaptığı bir söyleşide dolaysız bir anlatımı tercih ettiğini söyler. Filmin sonlarına doğru kasaba halkı tarafından basılan ve yayınların ateşe verildiği gazete bürosu sahnesiyle Madımak olaylarına gönderme yapılır. Bu sahnede kitle psikolojisine vurgu yapılması ve kalabalıkların bir provokasyona alet olduklarında zapt edilmelerinin imkansız olmasının gösterilmesi açısından önemlidir. Lakin film genelinde bireysel olan kötülüklerin dahi topluma mal edildiği görülür. İdeolojik bir aygıt olarak kullanılan filmde kasabadaki herkes örgütlü bir kötülüğün parçası olarak gösterilir. Taşra tam bir kötülük yuvası, aklını kullanamayan insanların yaşadığı, tüm devlet yetkililerinin kötülüklere göz yumduğu bir yer olarak lanse edilir.

Filme dair gerçekliğe en uygun sahnelerin kahve önünde oturan erkeklerin olduğunu söylemek mümkündür. Hatta o sahneler çekilirken figüran kullanılmasına dahi gerek yoktur denilebilir. Kasabanın çarşısında ufak bir tur atarak belgesel çeker gibi bu sahneler pekala kotarılabilir. Belki de zaten öyle olmuştur. Filmde de olduğu gibi kasabaya dışarıdan gelen insanlara atılan yabani bakışlar küçük yerler için kaçınılmazdır. Zira kent hayatında olan ikincil ilişkiler ve uygar ilgisiz tavırlar oralara sirayet etmemiştir. Bu açılardan filmde gösterilenlerde gerçeklikle alakalı bir sorun yoktur fakat meczupların kasabada algılanma biçimi filmde yansıtıldığından farklıdır. Allah dostları olarak görülürler. Alay eden olduğu zaman diğerleri tarafından müdahale edilir, bazıları da onlara kötülük yapan kişinin işlerinin rast gitmeyeceğini düşünür. Çocukluğumda kasabaya gittiğim zaman şahit olduğum olaylardan biridir onların temel gıda ihtiyaçlarının karşılanması. Kasabadan bir gencin meczup birisiyle dalga geçtikten sonra işinin rast gitmediği ve sonunda onu bulup gönlünü yaptıktan sonra işlerinin düzeldiği yıllardır anlatılagelir.  Kimileri takılır, kızdırmaya çalışır fakat genel olarak yöre halkı tarafından korunup gözetilirler. Oysaki filmde gösterilen; akli dengesi yerinde olmayan genç kızı birilerinin istismar ettiği birilerinin de olayların üstünü örtmeye çalıştığı örgütlü bir kötülük söz konusudur. Film kasabada geçmesine rağmen filmdeki konuşmaların da yerel halkın diliyle uzaktan yakından alakası yoktur. Halk ağzına uygun olabilecek tek konuşma polisin Pekmez için “cingan” dediği sahne sayılabilir.

Kurak Günler’i göstergebilim açısından değerlendirecek olursak; filmdeki gösterenin kasaba halkının vahşi tavırlar sergilediği, kendinden güçsüze karşı kötülükler yaptığı ve sadece kendi çıkarlarını düşünen insanların yaşadığı küçük bir yerleşim yeri olduğu söylenebilir. Gösterilen ise bambaşkadır, taşraya, Anadolu halkına karşı geliştirilen olumsuz önyargıdır. “Modern kentten taşraya bakıştaki sorun, sadece at gözlüğüyle bakmaktan kaynaklanmamaktadır. Çünkü at gözlüğüyle bakmak sadece bakılan yerin dışındaki alanları görmeye engeldir. Buradaki soruna en uygun metafor aslında “tek gözle bakmak”tır… Taşraya bakarken göz bir şeye odaklanır, göreceğini görür. Aynı anda var olan başka -gözlerin gördüğü- şeyler, kör noktaya düştüğü için görünmemektedir.”[3] Böylece odaklanan şey ön plana çıkarılır ve sadece onun üzerinden bir genelleme yapılır. Bunda yaşanan münferit olayların payı olmakla birlikte, tanımadığı taşraya karşı geliştirilen düşmanlığın ve korkunun da payı vardır. Filmin en büyük başarısı amaçladığı şeye ulaşmış olmasıdır belki de. Bunu başrol oyuncusunun, bir seyircinin sorduğu: “film çekilirken korktunuz mu?” sorusuna verdiği cevaptan anlayabiliriz. Yazılan senaryonun gerçekliğine kendisini o kadar inandırmış olmalı ki kalabalık kitleyi karşısında görünce gerçekten korktuğunu dile getirir. “Korku ve umut insanlık halinin iki temel taşıdır: Bunlar, birbirleriyle gerilim içinde, sürekli tartışma halinde bulunur… İlki beraberinde sadece umutsuzluk ve ölüm bunalımı getiren bir şeylerin bekleyişidir; ikincisi, gelecek umudu ise, hayatın anlam ufuklarına başkalarıyla diyalog kurmaya açıktır. Geleceğe yönelik korku, bize her yerde, zaman zaman da sebepsiz yere musallat olur.”[4] Başkalarını tanıma çabasına girmedikleri ve onlarla diyalog kurmaya çalışmadıkları için umut beslemek yerine onlardan gelecek her şeye karşı korku beslemeyi tercih ederler.

            Filme dair yapılan yorumlar ve söyleşiler de dikkat çekicidir. Söyleşide izleyicilerden birinin: “kafası boş, kolay manipüle edilen halkı çok güzel anlatmışsınız” yorumuna karşılık yönetmen teşekkür eder. Başka bir soruya verdiği cevap ise şudur: “obruğun ucundayız, ancak obruk en azından ahaliyi durduruyor ve iki taraf da meydan okur bir şekilde birbirine bakıyor finalde. Ben bunu mücadelenin devam edeceği şeklinde yorumluyorum… Ancak bütün bunlar filmin havasının çok karanlık olduğu, kasabanın yozluğunun ve kitle dinamiklerinin izleyicinin içini kararttığı gerçeğini değiştirmiyor”. Yönetmenin düşündüğü ve hedeflediği gibi izleyicilerin içinin karardığını söyleyebiliriz. Bunu yapılan; Anadolu gerçekliği, günümüz Türkiye’si, Türkiye’nin minyatürü, Anadolu irfanı gibi küçümseyici yorumlardan anlarız. Söyleşide bahsi geçen hususlardan biri de yönetmenin etkilendiği ya da beğendiği yazarlardır. Yabancı yazarlardan bahseder fakat bunların arasında Türk yazarlar yoktur. Oysa ki filme yönelik yapılan değerlendirmelerde çağrışım yapmasından dolayı izleyicilerin aklına Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun Yaban romanı, Reşat Nuri Güntekin’in Değirmen romanı, Refik Halit Karay’ın Şeftali Bahçeleri gibi hikayelerin geldiği görülür.

Toparlayacak olursak, yönetmen filmin çekim sürecindeki yardımlarından ve özverili davranışlarından dolayı kasaba halkına teşekkür etmeyi ihmal etmez. Bu da ister istemez yönetmenin kendi kurgusal gerçekliğini sorgulamamıza neden olur. Filminde anlattığı ötekine düşman olan homojen kasaba halkı taşranın gerçek yüzüyse teşekkür ettiği kasaba halkı kimdir? Çocukluğunun taşrada geçtiğini söyleyen yönetmen ötekileştirme konusunu filminin merkezine alırken, taşrayı ötekileştirerek aynı hatayı kendisinin yaptığını fark etmemiş olabilir mi? Bu durum şu şekilde izah edilebilir: “Taşradan yetişen entelektüeller için taşra varoluşsal bir hınç kaynağıdır… Taşra kökenli entelektüel, yani merkezin bağımlı ötekisi yani asıl taşralı, bu kültür savaşında en önde saf tutar.”[5] Özetle bazı izleyicilerin Anadolu irfanı diye dalga geçtiği midir yoksa yönetmenin irfanı mıdır beyaz perdeye aktarılan bunun üzerine düşünmek gerekir.


[1] Doktora Öğrencisi, Necmettin Erbakan Üniversitesi Sosyoloji Bölümü, İletişim Adresi: seymatamer@gmail.com

[2] https://filmloverss.com/emin-alperin-selahattin-pasali-ve-ekin-koclu-balkaya-filminin-cekimleri-tamamlandi/

[3] Nacak, İbrahim. (2018). Taşra Kentin Ötekisi. Konya: Çizgi Kitabevi, sf. 145.

[4] Borgna, Eugenio. (2015). Ruhun Yalnızlığı, Çev. Meryem Mine Çilingiroğlu, İstanbul, YKY, sf. 79.

[5] Bostan, Mesut. (2011). Türk Entelijansiyasının Taşra Sıkıntısı. Fayrap Edebiyat Dergisi, sayı: 36, sf. 30-33.

İlgili Makaleler

Yorum bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Copyright © 2024 İDM - İlmi Düşünce Mektebi