Sosyal Adalet Neden Önemlidir?

Anasayfa » Fikriyat » Sosyal Adalet Neden Önemlidir?

Sosyal Adalet Neden Önemlidir?


Barry, Brian (2017). Sosyal Adalet Neden Önemlidir?. Çev., Ebru Kılıç. İstanbul: Koç Üniversitesi Yayınları.

Emine Sena Taş

Sosyal bilimlerin her alanında farklı teoriler ve yöntemsel tercihlere bağlı olarak sosyal adalete ilişkin çalışmalar gerçekleştirilmiştir. Kavramın normatif çağrışımından anlaşılacağı üzere özellikle siyaset felsefesinde çeşitli teoriler ile yer edinirken sosyoloji alanında ise sosyal tabakalaşma ve  hareketlilik çalışmaları etrafında takip edebileceğimiz ampirik yönelimli çalışmalara konu olmuştur. Bunların yanı sıra hukuk, siyaset bilimi ve psikoloji gibi pek çok alanda önemli bir tartışma konusu olmasına  karşın sosyal adalete ilişkin henüz disiplinler arası bir yaklaşım refleksine sahip bütüncül yaklaşımlar geliştirilememiştir. Ayrıca küresel ve yerel ölçekteki toplumsal eşitsizliklerin vahametine ilişkin belirli aralıklarla uluslararası oturumlar ve yayınlar gerçekleştirilmesine rağmen pratik düzlemde -istisnai yerel ölçekler dışında- toplumsal eşitsizliklerin yönünü değiştirebilecek adımlar atılmamıştır. Aksine peşi sıra gerçekleştirilen araştırmalar adil bir toplumsal düzene dair umutları zayıflatacak verileri paylaşmaya devam etmektedir.

Brian Barry, bahsi geçen toplumsal koşullar karşısında Sosyal Adalet Neden Önemlidir? sorusunu soran bir sosyal bilimci olarak karşımıza çıkar. Her yıl onuruna verilen bir siyaset bilimi ödülü (Brian Barry Prize in Political Science)bulunan Barry, çağdaş ahlak ve siyaset felsefesinin en önemli temsilcilerinden biri olarak kabul edilir. 2009 yılında hayatını kaybeden yazarın konuya ilişkin pek çok çalışması bulunurken 2005 yılında kaleme almış olduğu son çalışması ise bir sosyal adalet kuramı denemesinde bulunmuş olduğu Sosyal Adalet Neden Önemlidir? başlıklı  kitabıdır. Ona göre toplumsal eşitliksizliklere duyulan hoşnutsuzluklar sadece protestolarla tüketilmemeli ve söz konusu  eleştiriler sistematik bir hale getirilerek bu eleştirilere uygun bir program sunulmalıdır. Bu metinde ise Barry’nin bahsini ettiği programı sunmak amacıyla Sosyal Adalet Neden Önemlidir? sorusuna verdiği cevaba eşlik ederek Barry’nin mevcut toplumsal düzene dair izlenimlerinin ve bu düzenin daha farklı bir yöne evrilmesine olanak tanıyacağını düşündüğü çözüm önerilerinin genel çerçevesini sunmaya çalışacağız.

Kitabın bölümlerini incelemeye geçmeden önce belirtmek istediğim son husus Barry’nin toplumsal düzene dair izlenimlerini sayısız araştırma ile destekleyerek kitabın önemli bir kısmını ampirik temelli saha araştırmalarına ayırmış olmasıdır. Özellikle ABD ve Britanya’da gerçekleştirilen araştırmalara atıfla oldukça spesifik örnekler dahilinde toplumsal eşitsizliğin pek çok görünüme dikkat çekerken aynı zamanda politika yapıcıların söylemlerini de analizlerinin önemli tamamlayıcısı haline getirmiştir. Söz konusu analizlerin mevcut durumun kötü olduğunu ve daha da kötüye gideceğine dair kanıları güçlendirdiğinin farkında olduğunu belirtse de tüm bunlara rağmen bu kitabı daha iyi bir gelecek için gerçekleştirilecek olan mücadeleye entelektüel bir cephanelik sunma amacı ile kaleme aldığını ifade etmiştir.  Barry bu amaçla kaleme aldığı metni altı farklı bölüm olarak kurgulamıştır. Kitabın içeriğine dair genel bir izlenim verebilecek olan bölüm başlıkları sırasıyla şu şekildedir: Sosyal Adalet: Temeller, Fırsat Eşitliği, Meritokrasinin Nesi Yanlıştır?, Kişisel Sorumluluk Kültü, Sosyal Adalet Talepleri ve son olarak Sosyal Adaletin Geleceği. Koç Üniversitesi Yayınları tarafından yayına hazırlanan bu kitap, Barry’nin orijinal metni kaleme alırken gösterdiği yoğun çabayı hatırlatan bir titizlik ile Ebru Kılıç tarafından Türkçeye kazandırılmıştır.

Barry, sosyal adalet kuramının temellerini oluşturduğu birinci bölüme “en yoksul ülkelerde çocukların açlıktan ya da nispeten ucuza mal olan sağlık tedbirleri ile önlenebilecek hastalıklardan öldüğü bir dünyada”, insanlara neyin yanlış olduğunu açıklamaya çalışan bir sosyal adalet kuramına ihtiyacımız olmadığını belirterek başlar. Ancak Amerika’daki yaygınlığı ile hatırlansa da bütün toplumlarda karşılaşabileceğimiz bir kanıya göre fakirlik, ahlaki bir yozlaşmışlığa karşılık gelir ve toplumsal eşitsizlik toplumların örgütlenme biçimi ile açıklanamaz. Bu konuda siyaset felsefecileri de sıradan insanlar da “eşitsizlik mi yanlış yoksa yoksulluk mu kötü” ikilemi içinde kalır ve farklı görüş ayrılıkları ortaya çıkar.  Bunların yanı sıra zenginlerin yoksullara karşı yükümlülükleri konusunda da var olan görüş ayrılıkları ile beraber sosyal adalet kuramı kaçınılmaz bir gereklilik haline gelir (s. 17-18). Barry böylece bir sosyal adalet kuramının gerekliliğine dair nedenlerini sıraladıktan sonra öncelikle adalet kavramına ilişkin tarihsel bir okuma yapar ve sonrasında sözü Fransa ve Britanya’daki sanayileşmeye getirir. Bu süreç ile beraber ortaya çıkan eşitsiz piyasa düzeni ile adalet kavramı toplumsal bir hüviyet kazanır ve artık Avrupa’daki partilerin temel sloganı haline gelir. Ancak Barry bu noktada sosyal demokratların sosyal adalet kavramı ile ilişkisine dair eleştirel bir okuma yapar ve kavrama olan bağlılıklarını tartışmalı bir hale getirir. Yine bu durumla alakalı olarak İngiltere’deki vergilendirme sisteminin toplumsal sınıfların ekonomik durumunun göz ardı edilmesine ve Amerika’daki vergi oranlarının sınıflar arasındaki uçurumu açmaya hizmet ediyor olduğuna dair çarpıcı rakamlara yer vererek ulusal politikaların detaylı bir inceleme ile derhal yıkılabilecek sosyal adalet varsayımlarına sahip olduğunu göstermeye çalışır. Bölümün devamında sosyal adaletin; hakların, fırsatların ve kaynakların dağılımı olduğunu ifade eder ve bu kavramlara dair ilişkisel bir okuma yapar. Bu kavramların birbiri ile sınırlarının ve iç içe geçmiş hallerinin bir tartışmasını yürüterek ilerleyen bölümler için bir temel oluşturur. Birinci bölümün son başlığı altında ise kitapta bahsi geçecek olan pek çok bölüme atıfta bulunarak sosyal adaletin temel konularına değini düzeyinde yer verir. Bölümü tamamlarken küresel ticaretin eşitsiz düzenine dair bir tartışma yürütür ve konuyu kitabın ikinci bölümü için ayırmış olduğu fırsat eşit(siz)liğine getirir. 

“En iyi adayın işe alınması, ancak daha önceki bir zamanda milyonlarca kişi en iyi aday olma konusunda eşit fırsata sahip olmuşsa, fırsat eşitliğine konu olabilir” (s. 51). Bu cümlede Barry’nin fırsat eşitliğine dair düşüncelerinin veciz bir ifadesi ile karşılaşırız. Ona göre  sahip olunan ya da olunamayan fırsatlar silsilesi farklı toplumsal sonuçlara neden olur. Söz konusu farklı sonuçların nedeni ise aileye ve şansa bağlı etkenlerdir. Şans faktörünü çevresel ve genetik olarak ikiye ayıran Barry, çevresel faktör ile akran gruplarını ve çocuğun hayatına dokunabilecek  bir öğretmen gibi etkenleri kast ederken genetik faktör ile de IQ testi gibi ölçümlere konu olan zihinsel beceri ölçümlerinden ziyade Down sendromu gibi doğrudan genetiğe bağlı rahatsızlıkları kast eder. Barry, sonuçlarda gözlenen farklılığın nedenlerini sıraladıktan sonra farklı toplumsal tipolojiler üzerinden fırsat eşitliğini tartışır ve fırsat eşitliğinin bireylerin koşulları ile ilişkili bir şekilde anlaşılması gerektiğini daha detaylı bir şekilde ortaya koymaya çalışır. Seçimlerini sosyal kökenlerine bağlı olarak gerçekleştiren bireyleri, başlangıç konumlarında sahip oldukları avantaj ve dezavantajlara göre gruplandırırken aynı zamanda avantajların biriken yapısına da dikkat çeker. Biriken avantajları daha açık bir şekilde ifade etmek için ise yarışmacıların zamanla taşıdıkları yükün ağırlaştırıldığı bir bisiklet yarışmasını örnek verir. Bütün yarışmacıların yirmi kiloluk bir ağırlık ile başladığı yarışmanın birinci aşaması tamamlandığında yarışmayı en önde tamamlayan yarışmacıların yükleri hafifletilirken geride kalanların yükleri ise yarışı tamamladıkları süre ile orantılı olarak ağırlaştırılacaktır. Yarışmanın ilerleyen aşamalarında ise yarışmanın ilk birkaç aşamasını başarılı bir şekilde tamamlamayan yarışmacıların artık yarışı kazanması neredeyse imkansız hale gelecektir. Bu yarış örneği ile Barry, adil bir sistemin ilk kaybetme öykülerinin ardından bireylere daha fazla şans vermesi gerektiğini belirtir ve ilerleyen zamanlarda ne kadar çok çabalansa da kapıların daimi olarak kapalı olduğu bir sisteme itiraz eder. Bu anlamda biçimsel vasıflar (ya da biriken avantajlar) o kadar belirleyici bir hale gelmiştir ki, artık “ kapıya kadar gelme ve üstüne işe uygun olduğunuzu kanıtlama olasılığı neredeyse ortadan kaybolmuştur” (s. 55-56).

Barry, avantajların ve dezavantajların biriken yapısını eğitim ve sağlık konuları etrafında örneklendirir. Pek çok araştırma bulgusu ile desteklediği bu bölümlerde, eğitim ve sağlığın sosyal çevre ile ilişkisine dair oldukça detaylı analizlerde bulunur. Bebeğin ana rahmine düşmesi ve doğması arasındaki süreçten çocukların dil becerilerinin gelişiminin ebeveynleri ile kurdukları ilişkiye bağlı olduğuna değin uzun bir araştırma silsilesi ile bireyin içinde bulunduğu sosyal bağların eğitim ve sağlık durumuna etkisini açıklamaya çalışır. Ayrıca sosyal çevrenin yanı sıra tabi olunan eğitim ve sağlık sisteminin de bireyin eğitimine ve sağlığına etkisinden bahsederek bireysel tercihlerin önemsizleştiğine dikkat çeker. İkinci bölümün son başlığında ise birey-suç ilişkisini yine benzer sosyal etkilere ek olarak  Amerika’daki mevcut hukuk sistemi ve hapishane yapısından hareketle değerlendirerek Amerika’da yaşayan siyahilerin dezavantajlı konumunu ele alır.

Barry kitabın üçüncü bölümünde toplumsal eşitsizlik çalışmalarında sıklıkla rastlanan meritokrasi kavramı üzerinde durur. İlk kez 1958’de Michael Young’ın The Rise of Meritocracy 1870-2033 (Meritokrasi’nin yükselişi 1870-2033) kitabında kullanılan meritokrasi kavramı, orijinal metindeki olumsuz anlamından uzaklaştırılarak olumlu bir çağrışımla anılmaya başlanmıştır. Kavramın sahip olduğu bu dönüşümü toplumsal eşitsizlikler konusundaki görüş ayrılıklarının bir temsili olarak görebiliriz. Zira Young’ın bir distopya olarak tasavvur ettiği meritokratik yönetim biçimi, liyakate dayalı bir yönetim biçimi olduğu için bir ütopya tasavvuru olarak zihinlerde kalmıştır. Ancak -Barry’nin bir önceki bölümde yer alan tartışmasının da bir devamı olarak- liyakate dayalı bir yönetim biçimi,  fırsat eşitliğinin var olduğu bir toplumsal sistemde uygulanabildiği taktirde adil bir yönetime sebep olacaktır. Kamusal hizmetin fırsat eşitliği anlayışının sadece eğitimde fırsat eşitliğine indirgenmiş olması, öğrencilerin sosyal kökene bağlı dezavantajlarının göz ardı edilmesine neden olacaktır.  Böylece eğitim, sadece daha avantajlı sosyal kökene sahip bireylerin, toplumsal konumunu yükseltilebileceği bir merdivene dönüşecektir. Bu noktada Barry de meritokratik yönetim biçiminin bir distopya tasavvuru olduğu görüşünü paylaşarak liyakat anlayışının sosyal kökene bağlı olarak ortaya çıkan haksız rekabeti gizlediğini düşünür. Ayrıca bu tartışma ile ilişkili olarak IQ testlerini eleştirir ve  bu testleri, toplumsal eşitsizliği meşrulaştıran bir kaynak olarak görür.

Barry dördüncü bölümde kişisel sorumluluğun, yaygın kanının tersine toplumsal eşitsizliği açıklayıcı bir güce sahip olmadığını savunur. “Hayatta ilerleyip başarılı olmanın sıkı çalışmaya ya da risk almaya istekli olmaya” değil “aileden miras alınan para”, “ebeveynler ve aile ortamı” ve “doğru insanları tanımak, doğru insanlarla bağlantıda olmak” gibi sosyal çevreyi ön plana çıkartan nedenlere bağlı olduğu görüşündedir (s. 147). Barry böylece kişisel sorumluluğu tamamen bireyin iradesine bağlı olarak ele alamayacağımızı ileri sürerken, sorumluluk konusunda esas odaklanılması gereken noktanın, büyük şirketlerin taşıması gereken ağır sorumluluklar olduğunu belirtir. Çünkü mevcut toplumsal düzenden en fazla yarar sağlayan onlardır ve sahip oldukları avantajlar ile diğer herkesin hayatı üzerinde etkileri vardır (s. 151). Elde ettikleri yararı diğer herkes üzerinden kazanmaları taşımaları gereken sorumluluğun ağırlığını tekrar hatırlatmaktadır. Ancak Barry ABD ve Britanya’daki iş dünyası elitinin bu sorumluluk bilincinden oldukça uzak bir halde odak noktalarının kendi kar hanelerine yazılanlar olduğunu belirtir. Hükümetlerin ise bu konuya işgücü piyasalarının esnekliğini artırmaktan başka bir katkı sağlamadıklarını ekler. Barry kişisel sorumluluğa ayırmış olduğu bölümü 2004 yılında Britanya’da Avam Kamerası Seçilmiş Sağlık Komite’sinin hazırlamış olduğu rapor karşında hükümetin sahip olduğu reflekse dikkat çekerek tamamlar. Raporda son 25 yılda obezitenin yaklaşık yüzde 400’lük bir artış gösterdiği ve yetişkinlerin üçte birinin aşırı kilolu ya da obez olmasına rağmen hükümetin bu konuya ilişkin bir adım atmadığı belirtilmiştir. Barry’nin burada dikkat çekmek istediği nokta ise hükümetin söz konusu sonucun en büyük pay sahiplerinden biri olan abur cubur ve meşrubat sektörüne dair destekleyici politikaları ve aynı zamanda Tony Blair’in yayımlanan raporun ardından “İnsanların kendilerine bakmaları konusunda başlıca sorumluluk kendilerine aittir” sözleri olmuştur (s. 172).

Barry kitabın “Sosyal Adaletin Talepleri” başlıklı beşinci bölümünde toplumsal eşitsizliğin belirli görünümlerini sıralamaya devam eder ve söz konusu eşitsizliğin çözümü için eğitimdeki iyileştirmelerden ziyade paranın zenginlerden alınıp yoksullara yeniden dağıtımının kaçınılmaz bir yöntem olduğunu savunur. Ardından eşitsizliğin patolojik vakalarına gelir eşitsizliğinden ziyade servet eşitsizliğinin daha çok etkisi olduğundan bahseder. Bu noktada zenginlerden alınan paranın yeniden dağıtımında servet vergisinin ve servetin nesiller aktarımına konu olan veraset vergisinin önemli rol oynayacağını ifade eder. Bölümün ilerleyen kısımlarında olumsuz çalışma koşullarına dair bir tablo çizer ve söz konusu koşulların nasıl iyileştirilebileceğine dair pratik bir öneride bulunur. Bu öneriyi aynı zamanda adil bir toplumsal sistemin de en önemli adımlarından biri olarak görür. Buna göre yapılması gereken ücretli iş sahibi olmanın öneminin azaltılmasıdır. Bu durum işsizlik korkusunun önüne geçecek ve işçiler iş seçme konusunda seçici davranırken işverenlerin de işlerini daha cazip hale getirmelerini sağlayacaktır. Ücretli iş sahibi olmanın önemini azaltacak adım ise vergilerden temin edilerek herkese bağlanacak olan “temel gelir”dir. Temel gelir, gelire bağlı sosyal yardımların neden olduğu olumsuzlukları önlemesinin yanı sıra işçilerin yeterince tatmin olmadıkları işleri seçme mecburiyetini ortadan kaldıracak ve işverenlerin çalışma koşullarını daha iyi hale getirmelerini mecbur kılacaktır (s. 217-218). Tüm bu önerilerin ardından Barry “Toplumsal adalete madden gücümüz yetebilir mi?” sorusunu sorar. Bu soruya dair çeşitli programlar sunsa da temelde iki farklı sosyal adalet maliyetinden bahseder: Kamu harcamaları ve gelir transferleri. Gelir transferlerinin toplam kullanılabilir geliri neredeyse değiştirmeyecek bir tarzda vergilerle karşılanacağına dair bir izahata yer verir. Kamu harcamaları konusunda ise bu harcamaların ülkelerin bütçelerine göre değişebileceğini ifade etmekten başka bir şey söyleyemeyeceğini ifade eder. Barry sosyal adaletin nasıl sağlanacağına ilişkin önerilerini bitirirken muhtemel dönüşümün gerçekleşmesi halinde servet birikiminin artık bir amaç haline getirilme durumunun sona ererek ahlaki kurallarda da büyük değişimlerin yaşanacağını öne sürer. Ona göre artık parayı gerçek değeri ile değerlendirebilme cesareti gösterebileceğizdir.

Barry son olarak “Sosyal Adaletin Geleceği”bölümü ile sosyal adalete dair düşüncelerini nihayetlendirir. Burada önceki bölümlerde önemle üzerinde durduğu vergilendirme sisteminin biraz olsun “eşit oyun  sahası”na sahip olmak isteyenler için kaçınılmaz bir öngörü olduğunu dile getirir. Bu sebeple ona göre sosyal adaletin geleceği piyasaya büyük bir müdahaleyi zorunlu kılar. Ancak bunlara rağmen medyanın da ülkedeki pazar yapılanmaları ile ilişkili bir şekilde işliyor olması mevcut durumun çözümüne engel olabilecek paradoksal bir olgudur. “Fikirlerin gücü”nü etkisiz hale getiren bu durumun yanı sıra sendikaların mevcut yapısı da var olma sebepleri ile zıtlık içerisindedir. Bu sebeple Barry’ye göre bu şartlar içinde değişimin gücünü bir “aydınlanma” sürecinden almasını beklemek beyhudedir. Değişimin gerçekleşmesi son zamanlarda belirgin bir şekilde kendisini göstermiş olan “kriz hissi” ile mümkün olabilecektir (s. 249). Barry pek çok ulusal ve uluslararası olgunun söz konusu krize sebep olduğunu göstermeye çalışarak bu olguları üç farklı başlık altında toplar. Birinci kategoriye yenilenebilir kaynakların tükenmesi, nüfus artışı ve küresel ısınmanın sebep olabileceği gelecek tasavvurunu ekleyerek bunları sosyal adaleti gerekli kılan ciddi olgusal durumlar olarak sıralar. Bu olguların çözümü ancak adil bir düzen içinde mümkün hale gelebilecektir. İkinci temel kriz  ise uluslararası sistemi belirleyen bütün kuralların zengin ülkelerin çıkarları doğrultusunda işlemesidir. Bu işleyişin bir sonucu olarak yoğun ticaret hacmi ile elde edilen kazançtan her ülke alması gereken payı alamaz ve sermayenin çok büyük bir bölümü zengin ülkelerin hanesine kalır. Ancak bu kazanç zengin ülkelerde de adil bir paylaşıma konu olamaz ve yine karın büyük bir kısmını elde eden sermaye sahipleri olur. Sosyal adaletin aciliyetini vurgulayan son gerekçe yine küresel ölçekte genel bir durumu yansıtıyor olan ülke içinde yaşanan eşitsizliklerin dayanılmaz bir noktaya gelmiş olmasıdır  (s. 254-255).

Barry sözlerini bağlarken adil bir sosyal düzen içinde küresel ısınmanın nasıl önlenebileceğine dair bir çözüm önerisi sunar.  Karbon salımlarına ilişkin olan bu öneriye yer vererek Barry’nin sorunların çözümü konusunda nasıl bir yöntem izlediğine dair fikir edinebiliriz. Ona göre ilk olarak, atmosferdeki ısının önlenebilmesi için atmosferin bütün ülkelerin ve dahi bütün bireylerin müşterek bir kullanım alanı olduğunun bilinmesi gerekir. Ancak günümüz toplumlarının bu bilinçten uzak olmasının yanı sıra bu konuda iklim zirvelerinde belirlenen kota sınırlamaları da belirli ülkelerin sanayileşmesini engelleyerek eşitsizliğin devam etmesine zemin oluşturmaktadır. Bu sebeple Barry’ye göre ülkelerin karbon salımına ilişkin verilmiş olan geçmiş kararlara geri dönülerek karbon salımı oranları ülkeler için yeniden belirlenmelidir. Aynı zamanda karbon salım kotasını kullanmayan ülkelerin kotalarının satın alınma şansı olması ile zengin ülkeler karbon salım kotaları için ihaleye girilebilecek ve böylece yoksul ülkelere sermayenin yeniden dağıtımı yapılabilecektir. Böylece yoğun karbon salımına ihtiyaç duyan ülkeler hem kendi ülkelerinde hem de karbon salımı kotası satın almak istedikleri ülkelerde yenilenebilir enerjiye yatırım yapmak zorunda kalacaklardır (s. 273-74). Barry bu örneğin dışında sosyal yaşamın pek çok alanına dair sunduğu çözüm önerilerinin ardından böyle bir devrimin gerçekleşme ihtimalinin olası olmadığından endişe duyduğunu ancak aynı zamanda hiç kuşkusuz mümkün de olabileceğini ifade ederek sözlerini tamamlar.

Özetle Brian Barry mevcut toplumsal eşitsizlikleri geniş bir spektrum içinde örneklendirerek söz konusu eşitsizliklerin belirli kamu kurumları aracılığı ile yeniden üretimine dikkat çekmiş ve ardından adil bir toplumsal düzen için gerekli olan mali gücün, önermiş olduğu yeniden dağıtım sistemi ile rahatlıkla karşılanabileceğini savunmuştur. Ancak yazarın savunmuş olduğu toplumsal düzenin gerek yerel gerekse küresel ölçekte uygulanabilir hale gelmesi, mevcut toplumsal düzenin siyasi ve iktisadi alanlarına ilişkin ciddi dönüşümleri gerekli kılmaktadır. Bu sebeple  sosyal adalete ilişkin bu kurgusu sistemsel bir devrimin olası görülememesi sebebi ile rahatlıkla ütopik bir toplum kurgusu olarak değerlendirilebilir. Ancak bu kolaycılığa kaçmak yerine Barry’nin, içinde bulunduğu mesleki konum dahilinde, toplumsal eşitsizlikler karşısında ahlaki duruşunu gösterebilme cesaretine sahip olduğunu gözden kaçırmamak gerekir. Bir siyaset felsefecisinin, toplumsal eşitsizlikleri göz ardı etmek yerine söz konusu eşitsizliklerin nasıl bir toplumsal düzen içinde en aza indirilebileceğine dair bir düşünme faaliyeti gerçekleştirmesi, fuzuli bir uğraş olmaktan ziyade insan olmanın en olağan hallerinden biridir.

Tüm bunların ardından tekrar “Sosyal Adalet Neden Önemlidir?” sorusuna dönecek olursak belirtmemiz gerekir ki Barry bu soruya tatmin edici bir cevap verememiştir. Çünkü toplumsal eşitsizliklerin giderilerek daha adil bir toplumsal düzen içinde yaşamamız gerektiği düşüncesi var olan toplumsal eşitsizliklerin sıralanması ile savunulamaz. Mevcut toplumsal eşitsizliklerin varlığı ile mevcut toplumsal eşitsizliklerin yanlışlığını savunmak totolojik bir düşünme biçimidir. Bu noktada günümüz toplumsal düzeninin nasıl bir insan ve toplum tasavvurundan hareketle neşvünema bulduğuna işaret etmek yerinde olacaktır. Günümüz sosyal, ekonomik ve siyasi yapısının temellerine dair bir okuma yapmak, Barry’nin içinde bulunduğu çıkmazı anlamamızın yanı sıra mevcut toplumsal düzenin çıkmazlarının da anlaşılmasını daha olası hale getirecektir. Ayrıca son olarak yine işaret etmekle yetineceğim bir başka konu ise sosyal adalet teorisinin de dahil olduğu herhangi bir ahlak teorisi inşasının insan teklerinin göz ardı edilerek sistemin dönüşümüne yönelik bir amaca sahip olmasının oldukça tartışmalı bir bağlama sahip oluşudur.

Share on facebook
Share on twitter
Share on linkedin
Share on whatsapp
Share on telegram
Share on pinterest
Share on email

İlgili Makaleler

Yorum bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Copyright © 2022 İDM - İlmi Düşünce Mektebi