AYDINLANMANIN VERDİĞİ KARANLIK

Anasayfa » Fikriyat » AYDINLANMANIN VERDİĞİ KARANLIK

AYDINLANMANIN VERDİĞİ KARANLIK


Mustafa AYDIN[1]

Her şey tersi ile anlaşılır, mesela kötü olmadan iyiliğin farkına varamayız. Çoğu kere de örneğimizde olduğu gibi ikilemin bir tarafını olumlu diğer tarafını olumsuz sayarız. Halbuki içeri – dışarı, büyük – küçük, ak – kara örneklerinde olduğu gibi bir taraf olumlu diğer taraf olumsuz değildir. Çünkü buradaki olumluluk ve olumsuzluklar ontolojik bir durum değildir. Olumsuz gördüğümüz şey olumlunun olmayışından doğan bir boşluğu ifade eder. Sözgelimi şer olarak yaratılmış bir varlık yoktur. Allah abes yaratmadığına göre bir şer de yoktur. Şer insanın müktesebinden (kazanımından) doğar. Yani Allah’ın bizim için koyduğu veya varlığımız için bizzat kendimizin belirlediği sınırlarda ortaya çıkan olgudur. Yine mesela batıl diye bir ontolojik varlık yoktur; batıl, Hakkın, (olması gereken yerde) olmayışıdır. Hak gelince batıl zail olur, batıl yeri doldurulmuş olduğu için biter, yaşamak için bir başka yere gitmez, bir başka yerde hakkın yokluğu ile ortaya çıkar.

Hayatımızda ikilemler halinde yer alan ve ontolojik olmayan bu olgular şüphesiz basit bir yanılsamamız değil, epistemolojik bir gerçek olarak yerlerini alırlar. Bunlar bilme, tanıma, ifade edebilme sorunu ile ilgili olarak vardırlar. Onlarsız düşünemeyiz. Çirkinlik güzelliğin olmayışının bir ifadesidir. Eğer çirkin diye bir isim (kavram) olmasaydı ontolojik bir gerçek olan güzellik ile zihni bir bağlantı kuramayacaktık. Bilme noktasında çirkinin bir fiili varlık değil, soyut bir kavram olarak devreye girmesi özel bir sorun oluşturmamaktadır. Çünkü sonuç olarak ontolojik varlıkları da zihnimize kendilerini değil, onları temsil eden kavramları alarak bir bilgi sahibi olmaktayız.

Yalnız zihnimizdeki herhangi bir kavramın sırf epistemolojik olması veya herhangi bir ontolojik varlığa denk düşmesi farklı şeylerdir. Ontolojiyle veya sırf ferdi zihin üstü bir amaç değer sistemiyle test edilip paralelleştirilemeyen bir düşünce sistemi, kontrol edilemeyebilir. Burada ortaya çıkan en önemli sorun bir hakkın yerini Hak varsayımıyla hak olmayan bir başka şeyle doldurmaktır.

İşin daha kötü tarafı doğası gereği olumlu bulduğumuz bir şeyin bizzat kendisi tarafından bozulmasıdır. Bu cümle ile kastettiğim şey bir insani olgunun yerinin bir başka insani olguyla doldurulması değil, doğal olan iyinin yerine yapay bir iyinin konmasıdır. İşin daha kötüsü o olgunun maddesinin kullanımıyla yapılan çözümlemedir, örneklendirmek gerekirse, kirli su ile yapılan temizlik, bilgi ile üretilen cahillik aydınlık ile üretilen karanlıktır. Bilgisizlik bilginin olmayış halidir ve elbette buradan da bir sorun doğar. Cahillik bilgisizlikten daha kötü bir şeydir, doğal bir bilgisizlik değil, bilgi ile üretilen bir bilgisizliktir. Aydınlığın olmayışından doğan karanlık aydınlık ile giderebilir. Ama karanlık bir tür aydınlıktan doğuyorsa bu karanlık kolay giderilemez. Ben bu sorunu aşağıda aydınlanma düşüncesi üzerinde göstermeye çalışacağım.

İşin gerçeği benim böyle biraz da felsefi olan bir konuya girmemin sebebi bugün Batının bir numaralı filozofu sayılan ve 95 yaşına merdiven dayamış J. Habermas’ın Filistin katliamını destekleyen bir bildiriye imza atmış olmasıdır. J. Habermas gibi filozofların İsrail’in insanlık dışı gaddarlığını görmezden gelip Hamas’ı suçlamaları düşünsel olarak da Batının (nereye geldiğini değil) hala nerede durduğunu, göstermektedir. İnsanlığın geçmiş ve geleceğine ilişkin büyük (!) analizleriyle tanıdığımız filozof ömrünü, insanlığın ortak ve mutlu bir yaşama alanı olan “kamusal” ı inşa etmekle geçirdi. Ne var ki bu güzel dünya kurgusunu bozacak unsurlar (!) hep vardır. Mesela terörist Hamas gibi örgütleriyle Gazze’li Müslüman türü unsurlar olmasa kamusal alan pek güzel olacaktı.

Aslında bu sorun, Batı kültürünün her alanında yaşanagelen bir durumdur. İnsan Hakları, demokrasi, özgürlük ve hatta pozitif hukukun üstünlüğü gibi ilkeleri ilan edip hegemonik bir düzlemde savunurken muhtemelen istemedikleri birilerinin de bundan yararlanabileceği ve kurguların açığa düşeceği pek düşünülmemişti. Mesela Müslümanlarla (birlikte değil) beraber yaşama konumuna gelince tabir caizse söylediklerine pişman oldular, çünkü pratikler bunları geçersiz kıldı. Ülkelerin tepesindeki küresel siyaset temsilcisi yöneticiler bugün dünyayı bir değersizlikle idare etmektedirler.

Batılı düşünürler, üç yüz yıldır dünyayı evirip çeviren bir düşünce birikimine sahiptirler. Bunun insanlığın maddi gelişimine önemli katkılar sağladığında şüphe yoktur ki bilim ve teknik bunun tipik örnekleridir. Ne var ki insanlığın maddi hayatına katkı sağlayan bu gelişmelerin insanın özlük alanına aynı oranda ciddi bir katkısının olduğu söylenemez. İlk bakışta olumlu gözüken bilim ve teknik bunun tipik örnekleridir. Bunlar hiçbir değer üretemedikleri gibi mevcut değerlere de destek olamazlar, en iyimser bir deyişle kayıtsız kalırlar. İhtiyaç duydukları ahlakı da yapay olarak kendileri üretirler ki bunun çıkış noktası insan değildir. Öyle ki özel olarak karşısında olmasalar bile şefkat ve merhamet gibi insanın kadim değerlerine bile tabir caizse şaşı bakarlar. Böylesi bir kültürü kendisine şiar edinmiş bir dünya, Filistin’de on bin çocuğun öldürmesi karşısında bir acıma duygusu yaşamaz, kendi geleceğinin garantisi adına katil İsrail’in yanında yer alır.

Batı, düşünce tarihine önemli katkılarda bulunmuş düşünürleri (veya filozofları) ile tanınmıştır. Düşünür; bilimler arası, yerine göre disiplinler üstü bilgiye sahip kişi demektir. Sırf kişisel çıkarlarını değil, kendi toplumuna ait sorunları bile aşabilmiş, doğrunun, iyinin ve güzelin yanında yer almış insandır. Uzakdoğu Çin, Hind, bilgelerinde, Ortadoğu Müslüman düşünürlerinde, mensubu bulunduğu toplumların dışındaki insanlara karşı olumsuz bir kurguya rastlanmaz. Hatta kendilerini de ilgilendiren ekonomik sıkıntılar gibi maddi sorunlar düşüncelerinde yer almaz.

Buna karşılık Batıda daha farklı bir durumla karşılaşırız; teori ve pratik çelişkilerine, (İslam karşıtlığının doğurduğu tutarsızlıklar gibi) düşünürlükle bağdaşmayan nedensiz taraftarlıklara sıklıkla şahit oluruz. Mesela bütün dinlere karşı çıkan, Hristiyanlığa bile acımasız eleştiriler yönelten, kiliseleri insanların üstüne bağdaş kurup oturan birer zorbalık aleti olarak gören ünlü filozof Niçe (Nietzsche) Yahudiliği bu işin dışında tutmaya çalışır. Her şeye bir gerekçe bulan filozofun bu konuda ciddi hiçbir gerekçesi yoktur.

Yazımızın başında ismini zikrettiğimiz Jurgen Habermas bu konunun iyi bir örneği, tabir caizse açıklayıcı bir konu mankenidir. Onun için anlatmak istediklerimi 95 yaşına merdiven dayamış bu ihtiyar düşünür üzerinden götürmek mümkündür. Habermas Batı intelijansiyası üzerinde fazlasıyla etkili olmuş bir düşünür, yüzyılımızda aydınlanma felsefesinin en iyi temsilcilerinden birisidir. Taşıdığı aydınlanma düşüncesiyle toplumsal hayatı, geleneksel olarak nitelendirilen anlayışın üstünde yeniden kurmak için çalışmıştır.

Bu tasarımının başında gözetim ve denetim altına alınmış kamusalın kurgusu yer almaktadır. Bir ömür verdiği düşüncesine göre modernitenin yönlendirdiği insanlık güzel günler yaşayacak bilim ve teknik; bölüşüm, adalet, evrensel hukuk, insan hakları gibi herkesi kapsayan (!) kamusal alan ilkeleriyle dünya daha bir güzel olacak, herkes hakkın ve haklının yanında durmasını öğrenecek, öç alma, terör, gibi ilkel düşüncelerden kurtulacaktı. Ne var ki beklenenlerin tam tersi ortaya çıktı, ortalık kan ve göz yaşına boğuldu. Filistin’de yaşananları görünce oturup bir düşünmesi gerekiyordu, oturdu, düşündü ama ortaya beklenen bir düşünce çıkmadı. İmzaladığı bildiri metninde “Gazze gibileri olmasaydı dünya mutlu olacaktı” demeye getirdi. Dahası sokaktaki bir İsrail fanatiği gibi İsrail katliamına destek verdi. Siyonist olmayan bir Yahudi gibi bile davranamadı. Aydınlanmacılık karartmaya dönüştü.

Işığı “Hikmeti bilgi” yerine kullanan düşünürümüz Cemil Meriç “Işık doğudan gelir” diyordu. Gerçekten de düşünce doğudan gelmiş ve uzunca bir süre burada ikamet etmiştir. Doğudan gelen ve belli bir süredir Batıda yaşayan düşünce öyle gözüküyor ki buradan gitmeye hazırlanıyor. Çünkü Batılı düşünürler ipek böceği misali kozayı içerinden örmüşler ve içinde mahsur kalmışlardır. Batı önce ışığı aydınlığa çevirdi ama doğru yolu gösteremedi. Artık dünya aydınlanmanın doğurduğu karanlıkta yaşıyor.

Bir kaynaktan gelen ışıltı/parıltı demek olan aydınlık Modern Batı kültüründe fiziksel ışımanın ötesinde zihnin mutlak akılla aydınlatılması anlamında kullanılmaktadır. Batılı filozoflar, son üç yüzyıldan beri kadim ışığa yeni bir anlam yüklemişler onu aydınlığa (daha doğrusu aydınlanmaya) çevirmişlerdi. Söz konusu aydınlanma, zihinsel bir ışıma, düşünsel bir parıldamaydı. Zihin aşkınlıktan kurtarılıp içkin bir düşünce mekanizmasına dönüştürülmüştü. Zihin içeriklerinden birisi olan salt akla dayanan aydınlanmanın en önemli özelliği seküler olmasıydı. Aydınlanma düşüncesinin deklarasyonunda İ. Kant “Yüz yıllardır dinin ipoteğinde kalan ve kendisine özgürce düşünme imkânı verilmeyen akıl, artık bağımsızca düşünebilmeliydi”.

Dinin vahyinden soyutlanmış akıl her halükârda dünyeviliği temsil ediyor, onu temsil eden bilgi sahipleri de artık aydın adını taşıyordu. Bundan sonra aktık toplumlarda aşkın bilgiler taşıyan farklı kişiler yok, yalnızca seküler düşünceli aydınlar vardı. Bu aydınlanma bir dış aydınlanmaydı ve iç aydınlanma ortadan kalkmış oluyordu.

İnsanlık tarihi boyunca bir manevi aydınlanma yolu vardı. Bu aydınlanma içsel bir olguydu. Aydınlanmacı felsefeyle aydınlanma dışsal bir hale gelince aydınlanmanın dış aydınlanma ve iç aydınlanma olarak iki türünden söz edilir oldu. Avrupa dillerinde Lumier kelimesiyle karşılanan ve Batıda işleyen dış aydınlanma, dinden koparılmış aklın nesnel dünyayı aydınlatması,  pratikte tüm kurumları yeniden kurgulaması demekti. Burada dünya olduğu haliyle değil, olması gerektiği haliyle ele alınmaktadır.

Yine Avrupa dillerinde illümier kelimesiyle karşılanan iç aydınlanma ise, tarih boyunca daha çok Batı dışı toplumlarda yaşanagelen ilahi vahye veya en azından (akla değil) iç sezinlemelere dayanan bir aydınlanma yoludur. Sırf akla dayanmaz bir manevi ışınlanmadır. Aslında ışınlanma ile aydınlatma farklı şeylerdir. Aydınlanma dünyevi bir olgu olarak, nesnenin dış yüzünde görülen bir ışıltıdır. Göz alıcıdır ama gönle, kalbe yansımaz, hatta daha bir karaltı olur. Çünkü bu ışık gerçek ışık kaynağından gelmez. Dilimizde aydınlığın karşılığı ziya’dır ve nesnenin çıkardığı bir parıltıdır.

İslam’a dayanan kültürümüzde ışığın ifadelerinden birisi “Nûr” dur. Nuru, bizzat onu taşıyan nesnenin kendisi üretmez, bir kaynaktan aldığını (dışa) yansıtır. Bu çerçevede mesela ayın ışığı bir nurdur, büyük ışık kaynağı olan güneşten aldığını bize yansıtır. Bir kimse için “yüzü nurlu” dediğimizde o kişinin yüzünün ışık ürettiğini değil, içinde yaşattığı güzel duyguların, ahlakın bir yansıması olduğunu ifade etmiş oluruz. Esasen ışığın yegâne kaynağı Allah’tır. En- Nûr, Onun güzel isimlerinden birisidir. “Allah göklerin ve yerin nurudur”, fiziksel – manevi tüm ışıkların kaynağı odur.

Belirttiğimiz gibi 18. Yüzyılda ortaya çıkan ve akılcılık üzerine oturan “aydınlanma” düşüncesi (veya felsefesi), iç sezinlemeyi bunun tam karşısına yerleştirmiş ve karşı çıkmıştır. Halbuki insanın, dışarıda fiziksel varlığının ihtiyaç duyduğu dış aydınlık kadar iç dünyasının da bir aydınlığa ihtiyacı vardır. Tabii ki bu farklı türden bir ışıktır. Ne var ki Batı modern Batı düşüncesi bu ihtiyacı anlayamadı, onun için de aydınlanmada karar kıldı. Onun aracılığıyla her şeyini yeniden kurmaya kalkıştı. Vakıa oluşturulan paradigmaya göre, akıl ile yeniden kurulmamış her şeyin ilk (fıtri) şekli; ilkel, kaba ve vahşi idi. Bu bakımdan her şey yeniden kurulmak zorunda idi. Şüphesiz bazı şeyler yeniden kurulup düzenlenebilirdi. Buradaki paradigmanın yanlışlığı, bir şeyin fıtri halinin anormal olduğu, akıl ile yeniden kurulan bir şeyin ise hep iyi olacağı inancı idi. Daha sade bir anlatımla “Allah’ın rastgele yarattığı her şeyin insan eliyle düzeltilmesine ihtiyacın olduğu” iddiası idi. Ne var ki bu düzeltmenin büyük bir kısmı kolayca farkına varılamayacak bir bozma işiydi.

Şüphesiz akıl, Allah’ın insana verdiği en önemli donanımlardan birisidir. Ancak akıl herkeste, her yerde ve her zamanda doğruyu biliyor değildir. Bir deyimde belirtildiği gibi “aklın yolu bir” değildir. Eğer öyle olsaydı (mesela) “en iyi yönetim sistemi nedir” sorusunun tek türden bir cevabı olurdu. 16. Yüzyılda yaşayan N. Makyavel’e göre iyi siyasal sistem, otoriteryanizmdir, çünkü kargaşadan kurtulamayan toplumları ancak ahlak, din ve toplum müdahaleleriyle iktidarı sınırlandırılmamış bir mutlak hükümdar yönetebilir. J. Lock’a göre ise iyi sistem, herkesin işe katılabileceği demokrasidir. Aynı Demokrasi Sartory’ye göre yükünü tutmuş emperyalistlerin bir kandırmacası, bir kaos sistemidir.

Her birinin bir akıl ürünü olduğunda şüphe bulunmayan bu farklı cevaplar, düşünürlerinin sırf akıllarının değil, yaşadıkları farklı ortamların bir ürünüdür. Buradan ulaşabileceğimiz sonuç şudur: Bir düşünme yeteneği olan akıl, kendi kendine değil, ilişkiye getirilen durumlara göre çalışır. Bu noktada iki etken vardır, birisi toplumsal şartlar, diğeri vahiy ve hikmet gibi toplum üstü yönlendiricilerdir. Esasen örneğimizdeki düşünürlerin yargıları toplumsal şartlarının bir ürünüdür. O zaman otoritesizlik içinde bir kargaşa yaşayan Makyavel’in İtalya’sının otoriteryanizme, yükünü tutmuş J. Locke İngiltere’sinin de demokrasiye ihtiyacı vardı.

Halbuki aklın toplumlar üstü düşünebilmesi için herhangi bir toplumla sınırlı olmayan yüksek değerlere ihtiyacı vardır. Mesela bu değerler, Paganizmin yerine “tevhid”, farklılıkları yok sayan birliğin yerine “beraberlik” ve tabi bunların gereklerine bağlı bir değerler sistemi olabilir. Sırf şartlandırılmış aklına değil de buna inanmış bir filozof katliamcı İsrail’in yanında değil, hakkaniyetin yanında yer alacaktır. Bu ise bir akletme işidir.

Akletme, ahlak ve sağduyu ile çalıştırılmış akıl eylemi demektir. Batı düşüncesinde (dinden uzak) iyi çalıştırılmış akıl anlamında kullanılan rasyonalite aslında bir akıl bozması, akleden aklın zekâlaştırılması demektir. Akıldan farklı olarak zekâ, tüm canlılar için yaşama şartlarını düzenleyen bir içgüdü olgusudur. İnsanda bu içgüdünün gelişmiş biçimine zekâ adı verilir. Zekâ, ahlak ve sağduyuya karşı kayıtsızdır. İhtiyaca göre bir kurgulama yeteneği haline getirilmiş rasyonalite de insana özgü bir zekâ biçimidir. Değerlendirmede vahiyden, varlık algısında fıtrattan uzaklaştığı nispette bir gerçek dışılığı ifade eder. Sağduyu ve ahlak yoksunu Aydınlanma felsefesi bu insani sapmayı kendisine şiar edinmiş ve dünyanın geniş bir aydın kesimini buna inandırmıştır. Böylece de paradoksal bir ifadeyle, insanlığı ürettiği aydınlığın karanlığında bırakmıştır.

Sözünü ettiğimiz rasyonalite (akılcılık) 200 yıldır Batının üstünlüğünün ispatı sayıldı. En akılsız ve ahlak dışı tutumları bu akılcılıkla meşrulaştırageldi. Bu konuların ünlü teorisyeni M. Weber, Yahudilerin sırf ekonomi alanındaki rasyonel olduğu gibi, en ilkel toplumun bile bir noktada rasyonel olabileceğini ileri sürdü. “Ama çok yönlü, bütüncü bir akılcılık biz batılılara aittir” diye övünüyordu. Ahlaktan bağımsız çalışan bu Batı rasyonalitesine göre dünyayı sömürme bile Batılıların en doğal hakkı idi, çünkü bu soygun ilkel insanlara medeniyet götürmenin bir öğretmenlik ücreti sayılabilirdi.

Rasyonalitenin mevcut şartların bileşkesinde kurulmuş bir çıkarcı düşünce olmasının tipik bir örneği Batının İsrail yanlılığıdır. Bu bir akla değil, şartlar ürünü bir rasyonaliteye dayanır. Şüphesiz bu şartların tarihsel temelleri vardır. Batıyı konu alan medeniyet tarihçilerine göre, (insanlığın genel kültürel gelişim süreci içinde oluşmuş bir maddi kültürel veri olan teknik bilgilerin yeni bir evresi olan teknolojiyi bir tarafa bırakırsak), Batı uygarlığı 4 temel üzerine oturmaktadır. Bunlar, Yahudilik Judaizmi, Grek Felsefesi, Roma Kültürü ve Hristiyanlık dini. Boher D’İsraili gibi Yahudi felsefeciler Grek kültürünü Yahudiliğin eseri olarak görmektedirler. Boher, “Aristo da kim, Grekçe konuşan bir Musa” dır diyordu. Philon gibi az sayıdaki bazı Hellenistik Yahudi düşünürleri bir kenara bırakırsak zikre değer Yahudi kökenli filozofların bulunmadığı söylenebilir. Ancak Batılılar bu iddiaya önem vermiş medeniyetlerinin dayanaklarından birisinin Judaizm “Yahudilik” olduğunu kabul ede gelmişlerdir.

Roma kültürünün (özellikle normatif hukuk anlayışının) etkisi önemsenmekle birlikte tabir caizse antikçağdan beri dine şaşı bakan Batı son yüzyıllarını mücadele ile geçirdiği Hristiyanlıktan çok şey bekler hale gelmiştir. Weber’in iktisatta örneklendirdiği din bağlantılı tutum ahlakı tabir caizse düşünce ahlakında da kendini göstermiş, modern çağda bile bir dünya görüşü olarak kendisinden paradigmalar üretilmiştir. Şimdilerde Batılı düşünürler Hristiyanlıktan bir başka türden yarar sağlamaya çalışıyorlar. İncil’den pek açık referans vermeseler de modernite ile pek de uyumlu olmayan gizemli bir Mesiyani kültürün içinde dolaşıyorlar. Bu gelişme sanki derinleştirilen maddeciliğin arkadan dolaşarak ulaşılmış yeni bir idealizm biçimi olarak görünüyor.

Batı son zamanlarda bir şok yaşıyor ve teknolojinin kendisi için bir etki aracı olmaktan çıktığını görüyor. Hiçbir aşkınlığı olmayan bu kör kuvveti, artık hemen her toplum alıp götürebiliyor. Bu teknoloji tutkusu belki, onları kendileri olmaktan çıkarıyor, ama Batının bir parçası haline getirmiyor. Yüzlerce yıldır Batı karşıtı Doğu’nun klasik temsilcileri sayılan Hind, Çin ve Japonya artık kendi kültürlerinden çıkmışlardır. Çin’de Konfüçyanizm aktif bir hikmet kültürü; Hindistan’da Budizm bir tarihsel din, Japonya’da Şintoizm özel bir toplumsal gelenek kalıbı olmaktan çıkmıştır. Bu ülkeler sadece kendi kültürlerini kaybetmiş değildirler, aynı zamanda birer teknoloji çöplüğüne dönmüşlerdir: Hindistan teknolojik atıklar ülkesine, Çin kapitalizm pazarına, Japonya kimliksizlik diyarına dönüşmüştür. Ancak bu halleriyle de Batılı olmamış, onun bir parçası haline gelmemişlerdir. Yani damarlarında Judeo-Grek, Mesiyani-Roma kültürü dolaşan bir Batı toplumu olmamışlardır.

Bu tarihsel tecrübe, bilim ve teknoloji gibi din ve ahlaka karşı kayıtsız olgular toplumları kendi kültürlerinden arındırdıkları ama bir kültür ve medeniyeti telkin görevi yapamadıklarını gösteriyor. Batının bel bağladığı Marksizm, Doğu Blokunun yıkılmasından sonra devre dışı kalınca Batı, Liberalizmi bir kere daha güncellemeye çalıştı. Dünya ideolojisi olarak bir kere daha deklare ettiği liberalizm, her ne kadar mevcut ekonomik yapıyla uyumlu gözükse de imperatif bir ideoloji olmadığı ve bir taşınabilirliğe sahip bulunmadığı için Batılı toplum tipleri üretememektedir. Aynı ekonomik sistem Batılı ülkelerde bile kültürel barajlara bağlı olarak farklı liberalist modellerin ortaya çıkmasına sebep olabilmektedir. Mesela İngiliz ve Fransız liberalist modelleri bu farka örnek verilmektedir. İdeoloji ve ekonomi arasındaki ilişki de R. Aron’un iddia ettiği gibi tek ve tek yönlü değildir.

Günümüzde Batı aydınları pek de barışık olmadıkları Kutsal kitabı bir başka açıdan okumakta, onda yeni bir yararlanma yolu aramaktadırlar. Özellikle bir kilise Hristiyanı olmayan düşünürler arasında bir mesiyani kültür yorumu gittikçe yaygınlaşmaktadır. Bu süreçte, Hristiyanlığı doğrudan kullanmadan ve İncil’den açık referanslar vermeden, dinin gizemliliğinden yararlanarak aydınlanmanın rasyonelleşmesini bir aşma denemesi yapmaktadırlar. Bu okumalardan ilk bakışta bize bile hoş gelen yorumlar da ortaya çıkmaktadır. Ama bunlar, kısa vadede yıkılan inançların yerini doldurabilecek gibi gözükmüyor.

Yukarıda, küresel politika ile bir yanaşık düzen hareketi içinde bulunan ve sömürgeciliğin bir gün biteceğini düşünen Batının yönetici kesimi, gelecekte egemenliğinin biteceği kaygısı içindedir. Çünkü, geçmişte kazandığı cazibesini her geçen gün yitiriyor. Geleceği için, teknoloji ve çevresinde türettiği ideolojilerin dışında yeni yollar arıyor. Bu çerçevede, ünlü tarihçileri B. Lewis “dünyanın inisiyatifi, rakibimiz olan Müslümanların eline geçerse diğer toplumlara yapageldiklerimizin bize yapılacağından şüpheniz olmasın. O zaman Batı bir tarih fenomeni haline gelmiş olacaktır” diyordu. Bunun için uzunca bir zamandır tedbirlerini almaktadırlar. İslam dünyasının kalbine bir hançer gibi saplanmış İsrail’i ne pahasına olursa olsun savunmanın ve buna karşı hiçbir gerekçeye dayanmayan bir İslam fobisi çizmenin bir başka gerekçesi olamaz. İslam dünyasını Hristiyan yapamayacaklarına göre onu hep sorunların içinde tutmak, içinde ayrılıkçı güçler oluşturmak. Ülkeleri bölüp etkinliğini azaltmak, yapılabilecekleri öncelikli işlerdir ki zaten yaptıkları da budur.

Habermaslar bir taraftan aydınlanmanın akılcılığı üzerine ahkam kesedursunlar, diğer taraftan onun karanlığını da göstermiş oluyorlar. Müslüman R. Garaudy, Batılı aydınlara insanlığın rasyonalitede olmadığını gösterdiği için, düşünce özgürlüğünün savunucusu Fransa sokaklarında kitapları ateşe verildi, yayınevleri yıllarca bolca basıp sattıkları kitaplarını boykot ettiler. Düşünce özgürlüğü, İsrail’i eleştirenler, insan hakları, Müslüman olmayanlar için olduğu tescillendi. Önceleri Müslümanlar, Batının “Bir” inde idi, yanyana yaşamaya mecbur kalınca “beraberliğine” tahammül edemediler. Çünkü birlik, zihni rasyonel, beraberlik kalbi ahlaki bir olgudur.

Bizim (Batı karşıtı olduğunu iddia edenler de dahil) elit tabakamız genelde aydınlanmacıdır. Bu çizgi üç yüz yıllık bir tarihi pratiğe dayanıyor, esasen aydın kimliği de bunu ifade ediyor. Aydın olmak Batı kabullerine göre düşünmeyi gerektirir. Buna göre Hamas terörist olmasa da, Müslüman Arap olması, karşısında yer almak için yeter bir sebeptir. İsrail’in yaptıklarını görmezlikten gelmek için de yeterince argüman üretilebilir.

Her oluşumun bir getirisi olduğu gibi şüphesiz Batının da vardır. Biz burada bir başarı gibi getirdiği ama aşamadığı bir sorundan, yıkmak istese bile kolay aşamayacağı önündeki bir setten söz ediyoruz. Gerçekten de 20. Yüzyıldan beri aydınlanma ve pozitivist felsefeye karşı bir kuşku uyanmış, eleştirel bir düşünce biçimi ortaya çıkmıştır. Pek çok aydın, her alanda, önceki kültürle bağlantı kurulamayacak, dikkat çekici tespitlerde bulunmaktadır. Özellikle genç akademisyen kuşağımız bunları heyecanla okumakta, haberdar olmanın mutluluğunu yaşamaktadır. Sırf malumat sahibi olmakla kalmayıp üzerine bir şeyler söyleyebilmek kaydıyla bunun önemli olduğunu kabul etmek gerekir. Ne var ki sonuç her halükârda böyle olmamaktadır.

Söz konusu ettiğim Batılı yazarlar, tabir caizse resmi Batı kültürü modern skolastizmin karşısına yerleştirilen bir süreç yaşamaktadırlar. Merak uyandırıcı bir gizemlilik taşıyan, uzun bir zaman diliminde oluşturulmuş sekülerlik hegemonisi sebebiyle referans vermeseler de İncilin mistik yorumuna dayanmaktadırlar. Tabi İncil’de çözülememiş en temel konulardaki akide sorunu bu düşünürlerde de devam ettiği için söyledikleri şeyler yeterince bir yere oturmamaktadır. Tabi benzer sorunu bizim takipçi aydınlarımız yaşamaktadırlar. Çünkü farklı bir referansları olmadığı gibi başlangıçta zikrettiğimiz, Batının 4 tür medeniyet referansını yeterince içselleştirerek tam anlamıyla bir Batılı da olamamakta, dolayısıyla da topladıkları bilgileri anlamlı bir sonuca ulaştıramamaktadırlar. Çoğu kere, önemli olayları bilimsel tespitlerin ötesinde belli eksenlerde değerlendirememekte, böylesi konularda günü birlik malumatın üzerine çıkamamaktadırlar. Tabi böylece de Batıya tutulacak bir aynadaki görüntüleri iyi okuyamamaktadırlar.

Kant’ın aydınlanma manifestosunun sonunda söylediği sözün içeriğini yeniden güncelleyerek tekrarlayabiliriz: Ey insan, çıkarcılık gibi şartların kurgusunda oluşturulmuş bir bozuk akıl tipi olan rasyonalitenin ipoteğinden kurtulmak için yüksek değerlerle işleyen akletmeyi kullan, bunun için çaba göster. Yoksa doğudan gelen ışık Batıdan gidecek ve aydınlanmanın karanlığında kalacağımızı unutma.


[1] Prof. Dr., Karamanoğlu Mehmetbey Üniversitesi Sosyoloji Bölümü Öğretim Üyesi.

İlgili Makaleler

Yorum bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Copyright © 2024 İDM - İlmi Düşünce Mektebi