Şehir, Hafıza ve Kitap Üzerine Bir Derkenar

Anasayfa » Fikriyat » Şehir, Hafıza ve Kitap Üzerine Bir Derkenar

Şehir, Hafıza ve Kitap Üzerine Bir Derkenar


Faruk Karaarslan

Çatısı yıkılmış, duvarları çökmüş bir kütüphane. Bazı kitaplar yere saçılmış, bazıları çöküntüden geriye kalan sağlam kitaplıklarda korunmaya alınmışlar. Nizami bir şekilde dizili. Çökmelerden dolayı her yere moloz yığını saçılmış fakat kütüphanenin tam ortasında bir öbek oluşmuş. Belli ki çatı tam oraya çökmüş. Ortalığın tozu dumanı yok artık. Her şey ve herkes olan biteni kabullenmiş. Yıkık dökük kütüphanenin içinde üç adam. Giydikleri paltolara bakılırsa soğuk bir kış günü. Fakat ne kar var ne de yağmur. İlk bakışta fötr şapkaları ve titiz giyimleri ile göze çarpan adamlar kütüphanenin içinde etrafa hiç aldırmadan kitaplarla ilgileniyorlar. Olan biteni en çok onlar kabullenmişler. Harabeye dönmüş kütüphanede hiç eğreti durmuyorlar. Adeta kutsal bir görevi yerine getiriyorlar. Üçü de ayakta, zira ortalıkta ne masa kalmış, ne de oturacak bir yer. Birisi eline ciltli bir kitap almış ve bütün dikkatiyle kitap okuyor. Diğeri ellerini paltosunun cebine sokmuş gözleriyle raflardaki kitapları tarıyor. Üçüncüsü ise molozların üstünde kendini sağlama almış, bir eli arkasında bir eli kitapların üzerinde. Üçü de bütün dikkatlerini kitaplara yöneltmişler. Bu tablo İkinci Dünya Savaşı’nda bombalanmış olan London Holland House Kütüphanesi’nin 1940 yılında çekilmiş fotoğrafına ait.

Savaşın en çetin yıllarında bombalanmış bir kütüphanenin içinde, molozlar eşliğinde kitaplara bakmak ilk bakışta anlam vermesi oldukça zor bir eylem. Fakat bizim dünyamıza bir yayınevinin poster çalışması ile birlikte giren bu fotoğrafın üzerine iliştirilmiş olan motto bir çok meseleyi zihinlerde berraklaştırıyor. “Boş Zamanlarınızda Kitap Okumayın!” Kütüphane adlı bu poster çalışması kitap okumanın, kitapla hem hal olmanın, kitaplıklar arasında zaman geçirmenin gündelik hayatın bir parçası olduğunu söylüyordu. Savaş esnasında dahi kütüphane gündelik hayatın en mühim mekanları arasında yer alabilir diyordu. Kitap okumanın boş zamana bırakılamayacak kadar ciddi ve bir o kadar toplumsal hayatın geleceği açısından kıymetli olduğunu dillendiriyordu. Belki de bu hassasiyetten dolayı bugün dünyanın en nitelikli kitaplarını, kitapçılarını ve kütüphanelerini müşahede etmek için fotoğrafın çekildiği şehre, Londra’ya gitmek gerekmektedir. Kütüphaneleri okuyucusuyla, kitap sayısı ve niteliğiyle, düzeni ve nizamıyla iyi organize edilmiş bir toplumun geleceğine daha müspet bakma konusunda hiç şüphe yoktur. Bunun tam tersi bir durumun varlığını da ifade etmek gerekir. Bu anlamda kütüphaneler bir toplumun olmazsa olmazıdır.

Kitap ve Hafızanın Düğüm Noktası: Tecrübe

Fotoğrafın bize düşündürdükleri üzerinden devam edelim. Acaba insanlar savaş döneminde kütüphanede ne arıyorlar? Neyi bulmayı ümit ediyor? Kitaplarda kayıtlı olan hangi bilgi yaşadığı krizin ortadan kalkmasına sebep olacak? Hiç şüphesiz böyle bir ortamda kitaba sıkı sıkıya sarılmış insanlar entelektüel zevklerinin ya da estetik kaygılarının peşinde değillerdir. Çok daha derinlikli bir meselenin arayışındadır. Kısa vadeli olmasa bile insanca yaşamanın peşindedir. Bu sebeple aradıklarını tek bir kelime ile ifade edebiliriz ki bu, kitap ile hafızanın arasındaki düğüm noktasını ifade eder. Kitap peşine düşmüş insanlar bir tecrübenin peşindedir. Elbette bu tecrübenin muhtevası değişebilir. Ama esas olan şudur ki; bizler, kafamızdaki meseleleri bizden önce taşıyan, araştıran, çözmeye çalışan, çözmek için belirli bir yöntem, kavram, perspektif geliştiren, yeni bir dil ile ifade eden, hatta kendinden önceki dilleri derleyip sunan tecrübeleri ararız. Daha basit bir ifade ile bizim meselelerimizle bizden önce ilgilenenlerin söylediklerine kulak vermeye çalışırız. Çünkü kitaplar bizden önceki tecrübeleri muhafaza eder. Saklar. İnsanların tekrar tekrar kullanabilmesi için hafızaya alır. Biz ise yaşadığımız ya da yaşamamız muhtemel halleri, hadiseleri, bu hafızaya başvurarak görmek isteriz.

Meselelerimizi ve krizlerimizi aşmada bize yol gösterici olacak tecrübelerin saklandığı en önemli kaynak kitaplardır. Bu sebeple tam da sorunun yaşandığı anda kitaplara başvurmak gerekir. Mesela bir savaşın en şiddetli boyutlara çıktığı anda ya da salgın bir hastalığın ortasında… Kriz en zirvede olduğunda. Belki de en çok çaresiz kaldığımızda… Aklımız bize yetmediğinde… Meseleleri çözmede muktedir olmadığımızda… Aciz kaldığımızda kitap okunur. Onun için kitaplar boş zamanlarda okunmaz!

Kitaplar boş zamanda da yazılmaz! Bütün yaşanmışlıkların, düşüncelerin, duyguların, gözlemlerin neticesi olarak kaleme alınır. Ehl-i Nazar olarak bir dile dökülür. Bakmanın, bulunan yolların ya da arayışların kendisi kitaplar olur. Bu yolla tecrübeler aktarılır. Kitap okuyanlar ise bu tecrübeleri devralır ve muhasebe eder. Çünkü bizden öncekilerin tecrübesini bizim için kitaplar saklar.

Tecrübeler hafızayı oluşturur. Yani bizden önce deneyimlenen, sınanan, test edilen haller hafızamızdır. Fakat tecrübeler hafızada olduğu gibi durmaz. Başka bir yetinin gelişmesine imkan verir. Biz hiç farkına varmasak da tekrarladığımız, etüt ettiğimiz tecrübelerimiz belirli bir beceri, ustalık geliştirir. Bizleri mahir hale getirir. Bunlar bizim melekelerimizdir. Yani sorunlar karşısındaki ustalıklarımızdır. Başka bir deyişle geleneğimizdir. Bunların hepsi hafızamızda saklandığı ölçüde geçmişten bugüne var olabiliriz. Bu sebeple hafıza bir var olma biçimidir. Bunun en nezih aktarım hali ise kitaplardır. Hafızamız bir ölçüde kitaplarda saklanır. Kitaplar duygu, düşünce, davranış dünyamızın yazılı hafızasıdır. En az masallarımız, türkülerimiz, dilimiz ve hatta bedenlerimiz kadar geçmişi bizim için taşır. Tecrübeleri, melekelerimizi, ustalıklarımızı önümüze serer. Kitap tecrübeyle birlikte üretilmiş hafızamızdır. Tam da bu sebeple toplumlar için kitap medeniyettir. Geçmişin getirdikleri ile birlikte bugün var olabilmenin imkanıdır.

Kitap, Şehir ve Medeniyet

Kitap ile rabıta kurabilmiş toplumların her daim akıp giden hayata, insanlığın gidişatına dair söyleyecekleri ve hatta iddiaları vardır. Geleneğin süzgecinden geçmiş olan bu iddialar tecrübelerin damıtılmış halidir. Bu ise en nihayetinde bir medeniyet tasavvurudur. Onun için medeniyetler kitap ile birlikte vardır. Hafızasız bir insan nasıl düşünülemez ise geçmişi saklama biçiminin en nitelikli metodu olan kitabı kurucu hale getirmemiş bir medeniyet de düşünülemez. Öyle ki medeniyetler kitapların çocuklarıdır ve bu emaneti yeniden üretmek durumundadır. Her medeniyetin bir cüzü, eseri, kitabı mutlaka vardır. Medeniyetler kitaplar sayesinde nefes alıp verir. Kitaplar ise ancak bir medeniyetin havzasında rahata kavuşur. Bazı kitapları yaşatmaya çalışmak, bazılarını ise ortadan kaldırmak, saklamak ve hatta yok etmek bu sebeptendir. Kitap varsa medeniyet vardır. Kitapları ellerinden alınmış medeniyetler ise hafızasızlığa mahkum bırakılmıştır. Bunun için koca bir medeniyetin somut yansıması, tarihin en önemli kütüphanesi olan İskenderiye bir Hristiyan piskoposun kararıyla ateşe verilir. İçindeki bütün kitaplar, bilgiler, tecrübeler kısacası koca bir hafıza insan eliyle yok edilir. Mısır’ın, Nil kadar parlayan yıldızı, medeniyetinin nişanesi böylelikle yitirilir. Mesele bir fikri ya da eseri ortadan kaldırmaktan ziyade bir iddiayı ortadan kaldırmaktır.

Bizim medeniyetimiz açısından baktığımızda durum çok daha vahimdir. Bir çok alime göre İslam medeniyetinin gerilemeye başlamasının miladı Moğol istilasıdır. Moğolların İslam medeniyetine ait önemli bir çok eseri ve özellikle kütüphaneleri yıkmış olmasıdır. Döneminde dünyanın en büyük kütüphanesi olan Bağdat kütüphanesi, Moğol Hanı Hülagu tarafından yakılıp yakılmıştır. İslam medeniyetinin en önemli ilim faaliyeti olan Beytül Hikme ve dünyanın en muhteşem kütüphaneleri şehirle birlikte yok edilmiştir. Rivayetlere göre yakılan kitaplar koca öbekler oluşturmuş, nehre dökülenlerin mürekkebi ise günlerce Dicle nehrinde akıp gitmiştir. Koca bir hafıza böylelikle kaybolmuştur. Pek bilinmez ya da zikredilmez; Moğollardan geriye kalanlar ve kalıntıların üzerine konan eserler de 2003 yılında Amerika’nın Irak İşgali’nde yok edilmiştir. Bu işgal sürecinde Bağdat’ın on büyük kütüphanesi yıkılmıştır. Örneğin Osmanlı’nın bu bölgeye ilişkin arşivleri, yazışmaları, kayıtları bu yağma ile ortadan kaybolmuştur. Dolayısıyla bu yıkım, esasında Osmanlı’nın hafızasının yıkımıdır. Aslında yok edilen basitçe kitaplar ya da kütüphaneler değildir. Medeniyetin iddiasıdır. Bugün yeniden var olmasını imkansız hale getirmek için geçmişin silinmesidir.

Başka bir medeniyetin yağması öncelikle kitaplarının yağmasından geçer. Sonra da o medeniyetlerin şehirlerinin yıkılmasından… Çünkü şehirler de kitaplar kadar medeniyetleri  taşır. Onları kurar. Hiçbir medeniyet yoktur ki bir şehirde kurulmamış olsun. Ya da hiçbir medeniyet yoktur ki bir nişane olarak şehir inşa etmesin. Medeniyetler şehirlerin kurulması ile birlikte var olmaya başlar ve yine şehirlerin yıkılması ile tarih sahnesinden silinir. Tıpkı kitaplar gibi, şehirler de bir hafızayı temsil eder.  Bu anlamda medeniyetler kitap ve şehirlerin talebeleridir. Bunların inşasına ve yetiştirmesine konu olur. Bir medeniyetten bahsedebilmemiz için ise hocalarını aşacak kitaplar ve şehirler ortaya koyması gerekir. Bu talebeler  medeniyetleri taşır. Bu etkileşim sonrasında dünyaya söyleyecek sözler, iddialar şekillenebilir. 

Gelinen noktada şu soruyu sormak gerekir. Bugün medeniyetimiz olarak tanımladığımız Osmanlı’nın ya da Selçuklu’nun izini hangi eserde ya da şehirde süreceğiz? Nerede bir kök bulup var olmanın, nefes alabilmenin imkanını üreteceğiz? Hem kitapta hem de şehirlerde defalarca kez kesintiye uğramış bu tarihsel süreçteki kopuklukları nasıl ortadan kaldıracağız? Yoksa basitçe modernitenin bizi ele geçirmesi olarak nitelendirip bu süreksizliğin muhasebesinden kaçmaya devam mı edeceğiz? İçimizi kemiren bu soruları daha da çoğaltmak mümkün. Meselenin modernite ya da gelenek meselesi olmadığını irade ve sürekliliğe dayanan bir zihniyet meselesi olduğunu örneklendirmek açısından iki tasvir ile metni nihayetlendirebiliriz.

Bu iki fotoğraf Viyana Üniversitesi’ne ait. Viyana Üniversitesi 1365 yılında kurulmuştur. Yani Avrupa’nın bir dönemi karanlık ilan ederken başka bir dönemi aydınlık ilan etmesinin eşiği bir zamanda… Üniversite’de bugün 130 bölüm, 50’ye yakın enstitü vardır ve altı buçuk milyon kitap ile Avrupa’nın en büyük kütüphanelerinden birine sahiptir. Dokuz adet Nobel Ödülü kazanmış, iki yüze yakın meşhur bilim adamı yetiştirmiş bir üniversitedir. Yüz otuz farklı ülkeden öğrencisi vardır. Viyana şehri ise tarih boyunca bir çok kez kuşatma altına alınmış ve defalarca kez savaş görmüş bir şehirdir. I. Dünya Savaşı’nın çok çetin geçtiği bir şehirdir. II. Dünya Savaşı’nda Hitler bu coğrafyada hareket alanı bulmuştur. Ekonomik buhranlar, soy kırımlar ve göçler cabası…

https://stringfixer.com/tr/Hunat_Hatun_Complex

Üçüncü fotoğraf çok daha aşina olduğumuz Hunat Külliyesi’ne ait. Hunat Külliyesi Viyana Üniversitesi’nden yaklaşık yüz yirmi yıl önce 1246 yılında yapılmış.  Cami, medrese, türbe ve hamamdan oluşmakta. Ulemanın karar kıldığı yer olarak bilinen Kayseri’de dönemin tabiplerinin, alimlerinin yuvası, ilim merkezi… Aynı zamanda Avrupalı seyyahların uğrak noktası. Hunat Külliyesi’nin mazisine ilişkin tasviri ve övgüleri uzatmak mümkün. Bugüne geldiğimizde ise Hunat Külliyesi’nin restorasyondan önce atıl kaldığını, Cumhuriyetten sonra içine sadece dört kutuluk ilacın konduğu ecza deposu olarak yıllarca kullanıldığını, bugün ise belediyenin avlusunda çay satarak turistik amaçla kullanıma açtığını içimiz acıyarak söylemek durumundayız. Mesela külliyenin en önemli bölümü olan hamam kısmı 1929 dan beri özel mülkiyettir. Şahsa aittir. Bugün Kayseri’yi gezerken soluklanıp çay içebileceğiniz bir mekandır.

Döneminin şatlarını taşıyan ve ilim merkezi olarak inşa edilen bu iki yapıya baktığımızda göreceğimiz ilk şey süreklilik ve hafıza meselesidir. Birisi her şeye rağmen işlevini koruyarak bugün de aynı işlevini devam ettirmektedir. Geçmişi her defasında biraz daha sarmalayarak yük edinmektedir. Diğerinin başına gelenler ise ayakta kalmasına şükür vesilesidir. Bugün dahi külliyeye yüklenen anlamlar meseleden ne kadar uzak olduğumuzun göstergesidir. Onun için hangi geçmişin daha kıymetli ve yüce olduğunun hiçbir anlamı yoktur. Asıl mesele bugün hangisinin nasıl bir süreklilik içinde var olduğudur. Hayata, topluma ne söylediğidir.

 Mesele Avrupa merkezciliğini yeniden üretmek ya da Avrupa’nın geldiği noktayı zikretmek de değildir. Fakat Avrupa modernleşmesi ile bizim modernleşmemiz arasındaki temel farkı da görmezden gelerek düşünce üretmek en hafif ifade ile kendimizi kandırmak olur. Geldiğimiz noktada birisi bütün iç kargaşalarına rağmen sürekliliği sağlayabilmiş bir modernleşme üretebilmişken, diğeri ise travmaların belirlediği, her yeni gelenin öncekini yıkmasının saik haline geldiği, süreksizlik üzerine kurulu bir modernleşmedir. Onun için sadece bir örneklik olsun diye seçtiğimiz Hunat Külliyesi’nin döneminin heybeti ve bugünkü akıbeti açısından boynu büküktür. Bugün şehir, hafıza, medeniyet ve kitap kültürümüzün fotoğrafını ne yazık ki bu boynu büküklük temsil etmektedir.

Gelinen noktada bir muhasebe zorunludur. Geçmişe, eskiye, geleneğe, şehir kültürüne, kitaba ve daha birçok hususa dair bir muhasebe ancak hayatın bütününe etki edecek bir paradigma dönüşümüne imkan verecektir. Varlık ve idrak arasındaki rabıtayı çözdüğümüzde başta şehirler olmak üzere hayata dair birçok unsurun çözümleneceğine şüphe yoktur. Ama var olmak her şeyden önce varlığın ve var oluşun farkına varmakla mümkündür. Ancak bu idrak kitap, şehir ve medeniyet arasındaki hafıza ile kurulmuş bağı aydınlatacaktır.  Zira bu unsurlar gözümüzün nurudur. Onlarla birlikte toplum olarak hayata bakarız. Hayatı tahayyül ederiz. Önümüzü görebiliriz. Geleceğe ilişkin bir hayal kurabiliriz.

*Bu metin daha öncesinde Düşünen Şehir (12) dergisinde yayımlanmış bir metnin yeniden gözden geçirilmiş halidir.

Share on facebook
Share on twitter
Share on linkedin
Share on whatsapp
Share on telegram
Share on pinterest
Share on email

İlgili Makaleler

Yorum bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Copyright © 2022 İDM - İlmi Düşünce Mektebi