“Teklif”

Anasayfa » Fikriyat » “Teklif”

“Teklif”

Teklif; 2 aylık düşünce dergisi, Ocak 2022, Sayı: o1

Emine Sena TAŞ [1]

Hayranlıkla izlediği dağların haşyeti karşısında acziyete düşen insan, dağların kaldıramadığı yükümlülüğe muhatap kılındığı haberini aldı. Peki bu habere muhatap kalmak ne anlama gelir? Teklif Dergisi, günümüz dünyasının hali pür melali karşında, bu soru ve bu soru etrafında neşvünema bulan sorular üzerine yeniden düşünmek için, 2022 yılının ilk ayında yayım hayatına başladı.

İnsanlık her çağda varlığına ilişkin soruların yanı sıra içinde bulunduğu çağın sorunları ile yüz yüze gelir. Birbiri ile ilişkili bir zemine sahip olan söz konusu soru ve sorunlar, Teklif dergisinin ortaya çıkmasının esas nedenini teşkil ediyor. Bir grup Müslüman bu soru ve sorunların, nebinin vermiş olduğu haberle nasıl bir ilişkiye sahip olduğunu, nazari bir zeminde yeniden inşa etmeyi amaçlıyor.  Akademinin sorulması gereken esas soruları gölgelediğini düşünen söz konusu entelektüel grup, bir derginin sınırları içerisinde yeniden buluşmuş ve müzakereye açık bir zeminde klasik ve modern düşünceyi anlama ve aşma amacıyla insanlığın ortak düşünce mirası ile bir hesaplaşmaya girişmişlerdir.  Bu sebeple gerek İslam düşüncesi gerekse daha farklı tarihsel tecrübelere konu olmuş düşünce gelenekleri ile gerçekleştirilmesi gereken sahici bir yüzleşmeyi, oluşturulmak istenen yeni düşünce zeminin kaçınılmaz bir şartı olarak görmüşlerdir. Sahip oldukları bu yönelimi ve bu yönelimin ortaya çıkarmış olduğu fikri birikimi, uzun soluklu bir düşünme faaliyeti arzusu ile Türkiye’nin düşünce hayatına bir teklif olarak sunmaya karar vermişlerdir. İlahi vahyi bir teklif olarak değerlendirerek bu teklife öncelikle kendilerini muhatap kabul etmiş ve ardından belirli sorular peşindeki arayışlarını içinde bulundukları çağa bir teklif olarak sunmayı, üzerlerine düşen birer mükellefiyet olarak görmüşlerdir. Bu doğrultuda insanın mükellef bir varlık oluşunun nazari bir zeminde nasıl bir karşılığı olduğunu anlamak amacıyla Teklif dergisinin ilk tartışma bahsini Mükellefiyet olarak belirlemişlerdir. Böylece eylemlerine yön veren mükellefiyet bilincinin  farklı yaklaşımlar çerçevesince değerlendirildiği bir dergi içeriği ile, okurlarını kalkış noktaları ile sahici bir şekilde karşılaştırmışlardır.

Açık Oturum, Sütunlar, Soruşturma, Alıntı ve Çeviri, Kitabiyât olmak üzere beş farklı bölüm özelinde kurgulanan Teklif dergisi, günümüz dünyasında karşı karşıya kaldığımız sorunların vahametine dikkat çeken bir önsöz ile okurlarını karşılıyor. Tüm bu sorunların külfetini yüklenmeyi kendilerine mükellefiyet addeden yayın kurulu üyeleri, Bir Teklif’imiz Var başlıklı bu kısa önsöz dahilinde derginin ortaya çıkmasına sebep olan hayat görüşlerini ve ahlaki motivasyonlarını okurları ile paylaşıyor. Önsöz sonrasında karşılaşmış olduğumuz bölüm ise derginin okurları ile şeffaf bir ilişki kurmak istediğinin önemli bir göstergesi. Bu kanıya varmamızın sebebi, derginin ilk bölümünde yayın kurulu üyelerinin mükellefiyet üzerine yürüttükleri bir müzakereye okurları ile paylaşıyor olması.  Okur için umulmadık bir karşılaşma olan bu Açık Oturum metni ile dergi sayısının konusu üzerine yürütülmüş olan tartışmaya okurlar da dahil ediliyor. Okur böylece, mükellefiyetin nasıl bir zemin dahilinde tartışıldığına şahitlik edebiliyor ve derginin ilerleyen kısımlarında yazarların mükellefiyete ilişkin kaleme almış oldukları müstakil metinleri, daha genel bir izlekten takip edebilme imkanına sahip oluyor. Yazarların konulara yaklaşımındaki farklılıklara da vakıf olmamamıza imkan tanıyan söz konusu tartışma zemini aynı zamanda genel içeriğinde de sahip olduğu şeffaflığı koruyor.  Bu anlamda yazarlar bir teklifi doğrudan okurlarına sunmaktan ziyade öncelikle kendilerinin teklif karşısında nasıl bir konumlanışa sahip olacaklarını tartışıyor ve bu konumlanışın henüz bir temellendirmeye konu olmadığını açıkça izah ediyor. Bu ifşa faaliyeti oturum boyunca okura sunulurken, okur aynı zamanda klasik İslam düşüncesine yapılan değiniler üzerinden geçmiş tecrübelerde ilahi teklifin nasıl temellendirildiğine ilişkin ima düzeyinde de olsa fikir sahibi oluyor. Aynı zamanda başta Kant olmak üzere, modern düşüncenin kurucu isimlerinin sahip oldukları felsefi yaklaşımlar da oturumun başat konuları arasında yerini alıyor. Henüz çözüme kavuşmamış ancak sınırları çizilmiş olan mükellefiyetin, bizi özgürlük ve gerçeklik ilişkisine dair yeni bir müzakereye taşıdığına dikkat çekilerek oturum sonlanıyor. 

Derginin ikinci ve en hacimli bölümünü Sütunlar bölümü oluşturuyor. Bölüm, mükellefiyet bahsi etrafında kaleme alınmış metinlerden oluşuyor. Öncelikle açık oturumun müzakerecilerinin müzakere boyunca sahip oldukları yaklaşımların daha sistematik ve bütüncül metinleri ile, ardından sosyolojiden siyasete sinemadan mimariye, alanında uzman isimlerin, çalışma alanları ile mükellefiyet arasındaki ilişkiyi çözümlemeye çalıştıkları metinleri ile karşılaşıyoruz. Bu bölümün metinleri de dahil olmak üzere dergideki pek çok metinde dikkat çeken bir nokta ise yazarların ele almak istedikleri konuları en sade hali ile okura sunmaları. Sayıları az olmakla birlikte kimi metinlerde yaklaşımın muhtasar yapısı metnin anlaşılmasını güç hale getirmiş olsa da genel olarak metinlerin kısa tutularak yazarların fikirlerini en öz haliyle sunmaları, okura daha rahat bir okuma deneyimi sunmuştur. Sonuç olarak bu bölümü tamamlayan okur mükellefiyete dair pek çok konu ve yaklaşıma muhatap kalarak mükellefiyet üzerine oldukça zengin bir okuma deneyimine sahip oluyor. Ancak bu noktada belirtmeliyiz ki mükellefiyetin pek çok konu ile ilişkisinin ele alınmaya çalışılması ya da öncesinde belirlenen bütün yazarların metinlerine yer verilmiş olması, sütunlar bölümünün niteliğini olumsuz yönde etkilemiştir. Bu sebeple bölümdeki metinler sayıca fazla tutulmak yerine dergi konusuna dair özgün yaklaşımlara sahip metinlere yer verilmesi sütunları sağlam kılacaktır.  Sütunlar bölümüne ilişkin genel bir değerlendirmenin ardından derginin içeriğine doğrudan nüfus etmek amacıyla her bir metne ilişkin özel değerlendirmelere geçebiliriz.

Bölümün ilk sütunu olarak Ömer Türker’in Teklifin Hakikati: İslam Düşünce Geleneğinden Hareketle Bir Değerlendirmebaşlıklı metni ile  karşılaşıyoruz. Türker öncelikle İslam düşünce geleneğini, Farabi, Ebu Süleyman es-Sicistani, İbn Sina ve İbn Rüşd gibi Meşşai filozofları (1) ve bilhassa kelam ve usul ilimleri ile temsil edilen şer’i ilimler (2) dahilinde ikiye ayırır. İlk gelenekte insanın mükellefiyetini zorunlu olarak içinde bulunmuş olduğu varlık mertebesi belirlerken ikinci geleneğin mükellefiyet anlayışı ise bir “hitap ve haber teorisi” olarak değerlendirilir. Türker bu iki gelenek dahilinde sınırlarını çizmiş olduğu İslam düşünce geleneğini, teklifin aklı muhatap alma konusunda buluştururken teklifin tahakkuku hususunda birbirinden ayrıştırır. Söz konusu ayrışmaların temel noktalarını her iki geleneğin Tanrı-alem, Tanrı-insan kabulleri doğrultusunda sırasıyla zikreder ve ardından açıklamış olduğu düşünce geleneklerinden hareketle mükellefiyetin üç önemli boyutuna dikkat çeker. Sonuç olarak Ömer Türker, bahsini etmiş olduğu İslam düşünce geleneğinden hareketle, mükellefiyetini kavrayabilecek tarzda bir idrak yapısına sahip olan insanın; bir peygamber aracılığı ile mükellefiyetinin muhtevasına, sınırlarına ve sonuçlarına ilişkin idrakini geliştirebileceğini ifade eder.

Ne ile Mükellefim? Mükellef Bireysel mi Toplumsal mı? metnini kaleme alan Tahsin Görgün’e göre ise mükellefiyet, insanın varoluşunun doğal bir gereği olan bağımlılığının, iradi bir eyleme tarzı olan bağlılık haline gelmesi akabinde ortaya çıkar. Akıl ile farkına varılan bağımlılıklar, aidiyet ilişkisi dahilinde açıklamış olduğu zimmet zemininde bağlılığa dönüşür. Bu bağlamda mükellefiyet teklif ile iradi olarak kurulan bağlılıklar anlamına gelir. Görgün’e göremükellefiyet Mutlak ile irtibat sonucu ortaya çıktığı için aşkın bir boyut taşır ve bu aşkın boyut asli ve hakiki ya da fer’i ve sahte olabilir.  Mükellefiyetler, bütün var olanlar ile kurulan ilişkinin yanı sıra asli olarak, her cihetten kamil olan varlık olarak tanımladığı Tanrı ile kurulan ilişkiye bağlı olarak ortaya çıkar. Güngör bu noktada fer’i ve sahte olarak tanımladığı mükellefiyet tarzının bahsi geçen asli ilişkiyi ıskalayarak mükellefiyeti toplumsallığa içkin kıldığını belirtir. Hobbes’un siyaset kuramı ve Locke, Rousseau ve Kant’ın toplumsal sözleşme kurgularında karşılaşmış olduğumuz bu görüşe göre, nihai hakikat olarak görülen birey, aidiyetini ve mükellefiyetini, bireylerin birlikteliğine aşkın bir boyut kazandıran sözleşmeden alır. Bireyin mükellefiyeti toplumsal varlık için bir fonksiyon mesabesine dönüşürken, bireye ait olan kemal toplumsal varlığa yüklenir.

Düşüncelerini adım adım serdederek özgürlük ve mükellefiyet arasındaki ilişkiye dair düşüncelerine tüm açıklığı ile vakıf olmamızı sağlayan  İbrahim Halil Üçer ise sütunlar bölümünün üçüncü metnini kaleme alır. Ona göre mükellefiyet özgür iradi eylemin varlığında ortaya çıkar. Bu anlamda insan diğer canlılardan farklı olarak sahip olduğu özgür irade sebebiyle arzu nesneleri ile kendisi arasına mesafe koyarak bilincini sorunsallaştırabilir. Özgür irade ve yönelim nesneleri arasındaki mesafe aralığında yönelimlerine yön verebilecek yükümlülük arayışına girebilen insanın, teklif ile yüz yüze geldiği nokta da burasıdır.  Teklif bu mesafeden kaynaklı imkan sahasında insanlık anlamına seslenir ve  arzu nesneleri ile özgür irade arasındaki ilişkiye yön verir. Üçer bu noktada İslam düşüncesine ilişkin geriye dönük bir okuma yapar ve bu okumadan hareketle özgür iradenin istikametini nasıl kazandığına ilişkin bütüncül bir çerçeve sunar. Ayrıca bu okuma bağlamında tasavvufun mükellefiyeti külfet niteliğinden çıkartarak asli gaye ile kurulan irtibata derinlik kazandırmış olduğuna işaret eder. Üçer ardından günümüz dünyasında özgür iradenin, arzu nesnelerinin bir yansımasına dönüştüğünü ve bu anlamda suretsiz bir heyulaya benzediğini ifade eder. Heyulanın her surete bürünebilen mutlak pasifliğini hatırlatan bu özgürlük anlayışının temellerine dair bir tartışma yürütür ve ahlakiliğin akıl değil vehim ve hayale bağlı olarak ortaya çıkmasının bir zemini olarak, Kant’ın özgürlük anlayışına dair eleştirel bir okuma yapar. Ona göre biyolojik ve psikolojik yönelimleri belirli iktidar teknolojileri tarafından esir alınan modern insanın esas trajedisi ise yönelim nesneleri ile özgür iradesi arasındaki mesafenin ortadan kalkarak bu mesafe aralığında insana sunulan teklifin dışlanmasıdır. Artık özgürlük arzu nesneleri ile mesafesiz bir temas anlamına gelirken teklifin dışlanma durumu da teklifin nazari bir tartışmaya konu olarak temellendirilme imkanını gayrimeşru bir zemine itmiştir. Üçer’e göre insanı kendisinden yoksun bırakan esarete direnmenin yöntemi ise öz-benliğimizin ve onun asli hüviyetini teşkil eden özgür iradenin zincirlerden bağımsız bir şekilde nasıl kurulduğu sorusunu yeniden gündeme taşımaktır.

Yukarıdaki yaklaşımlara benzer bir şekilde İhsan Fazlıoğlu’na göre de,  kend’öz ve onun iradi yapısı teklifin nedeni iken insanın iradi olarak seçim yapabilme vasfı da onun mükellef bir varlık olmasının sebebidir. Fazlıoğlu sahip olduğu bu yaklaşımı Kend’öz Felsefesi Açısından Metafizik Bir Soruşturma dahilinde belirli kavramsallaştırmalara giderek sunmaya çalışır. İnsanın diğer canlılardan farklı olarak sahip olduğu kendilik bilincini anlamına gelen Kend’öz; insanın seçim yapabilen bir özne haline getirir. Bir var-olan-olarak bulunduğu yeri bilen ve bu yeri aşmak isteyen insanın bulunduğu yeri reddetmesi varlıksal acziyete düşmesine neden olur. Teklif ise insanın konumlanmış olduğu bu müphem alanda ortaya çıkar. Ona göre kend’öz’ün tahakkuku, muhafazası ve sürekliliği aşkın fail bir ilkeyi gerekli kılar. Aşkın fail ilke insana sunmuş olduğu teklif ile onu mükellef kılarken aynı zamanda mükellefiyeti üstlenip üstlenmeme konusunda da serbest bırakır. Bir nebi vasıtasıyla insana sunulan teklif,  insanın yerini bilmesi, sınırını gözetmesi ve insan kalma gayesi açısından insanlığını koruması amacını taşır. 

Ahmet Ayhan Çitil ise, teklife her an muhatap olduğumuzu hatırlatacak canlılıkta bir metin kaleme alarak, Hangi Hadiseye Sadıksınız?  sorusu ile bizleri karşılıyor.  Ona göre, kendisini içinde bulduğu sahneden hareketle Neredeyim? Nereden geliyorum? ve Nereye gidiyorum? sorularını soran insan, kendi tecrübî bilgisinden hareketle bu soruları cevaplayamayacağının farkındadır. Bu noktada sahnenin bütününün müşahede edildiği bir nokta-i nazarın varlığını uman insan, sözü geçen nokta-i nazardan sahneye şahit olanın sözlerine kulak vermeye ve ikna olmaya açıktır. Çitil bu kuşatıcı bakışın konumlandığı yerde bir nebinin arzı endam ettiğini ve ardından ortaya çıkan hakikate şahitlik edenleri arkasında bırakarak bir serap gibi ortadan kaybolduğunu ifade eder. Hadisenin biri budur. İnsanın ikna olmaya açık oluşu kadar açık olmayan bir varlık olması sebebi ile ortaya çıkan ikinci hadise ise bahsi geçen nokta-i nazarda varlık kazanan bilme tarzının sıradan bilme tarzının ötesinde olmasına bağlı olarak ortaya çıkar. Bu hadisede umut edilen, varoluşa ilişkin sorunların birinci hadisedeki gibi aşkın bir varlığa bağlı olmaksızın çözülebilmesidir. Birbiri ile hesaplaşması kaçınılmaz olan bu iki hadisenin savaş alanı ise metafiziktir. Çitil bu hesaplaşmanın can alıcı sorularını gündeme getirir ve ihlas ve samimiyet içinde söz konusu yarılma üzerine -özel olarak Müslümanların- düşünme yükümlülüğünü hatırlatır.  Ona göre teklifin tazelenebilme ihtimali nebinin arz-ı endam ettiği sahneyi bugün tasavvur edebilmenin imkanı dahilindedir.

Sütunlar bölümünün açık oturum müzakerecilerinin metinlerinin ardından karşılaşmış olduğumuz ilk metni ise Görüntüleşen İnsan ve Arıtılmış Mükellefiyet başlığı ile Dursun Çiçek’e aittir. Çiçek, gerçeklikle asli bağı kopmuş ve zatı görüntüsüne dönüşmüş olan modern insanının yaşamına dair görüntüler sunduğu metninde,  insanın bütün yaşamının sürekli üretmek zorunda olduğu görüntülerle dolu olduğunu ve sahip olduğu mükellefiyetlerin de gerçeklikten arıtılmış olduğunu ifade eder. İnsanın içinde bulunmuş olduğu bu durumun sebeplerine ve muhtelif örneklerine dair değinilerinin ardından insanın ancak teklifle tamamlanabileceğini belirtir. Ona göre insanın tamamlanmasının ve buna bağlı olarak asli mükellefiyetlere dönüşünün ilk şartı ise bir imaja ve simülasyona dönüşmüş olan görüntülerinden kurtulmaktır. Ardından Celal Türer Modern Ahlak Mükellefiyeti Temellendirebilir mi? başlıklı metni ile dikkatlerimizi ahlak ve mükellefiyet ilişkisine çeker. Öncelikle klasik ve modern düşüncede ahlakın nasıl bir zemin dahilinde ele alındığına dair genel bir çerçeve sunar. Türer ahlaki anlayışın dönüşümünü belirli konular etrafında izah ettikten sonra modern ahlaki anlayışın temel argümanlarını sıralar ve ardından bu argümanların savunulabilir bir boyutunun olmasına mukabil insanlık tarihinin son üç yüzyılına baktığımız zaman, söz konusu argümanların ortaya çıkmasını arzuladığı bir insanlık durumundan bahsedemeyeceğimizi ifade eder. Bu eleştirel bakışın ardından, modern ahlak düşüncesinde mükellefiyetin nasıl temellendirileceği konusunda ise klasik anlayışın irrasyonel kabul edilerek sınır dışına atılan ilkelerine geriye bir dönüşün yerine, söz konusu ilkelerin irrasyonel oluşunun yeniden ilan edilmesini ön şart olarak öngörür.

Kamuran Gökdağ ise şimdisi, busuve burasını salgın koşulları -aynı zamanda paradoksal bir şekilde tüm zamanlar ve mekanlar- olarak belirlediği Toplumsallık, Tekillik ve Teklif başlıklı yazısında, bütün ilişkilerinden bağımsızlaşan insanın herhangi bir yüklemin düzenliliğine muhatap olmayan tekillik durumuna ilişkin oldukça dikkat çekici ve kuvvetle muhtemel günümüz sosyal teorisinde yeni bir soluğa ve yönelime sebep olabilecek çıkarımlarını bizimle paylaşır. Aristoteles, İbn Haldun, Hobbes ve Foucault’da toplumsallık temelinde sosyo-politik bir varlık olarak tanımlanmış insanın, negatifine karşılık gelen tekillik durumu, uzay-bilimin karadeliğine düşmüş bir hayat gibidir. Burada bütün ilişkilerinden ve bağlarından kopmuş olan insan, sadece kendi tekilliği ile özdeşleşir ve bu tekillik durumu onu büyük hamleler doğurabilecek tekliflere açık hale getirir. Gökdağ’ın ardından Özkan Gözel’in İlksel Teklif: Sorumluluğun ve Özgürlüğün İmkanı başlıklı metni ile karşılaşıyoruz. Gözel, ilksel teklif ile başlangıcına ve sonuna sahip olmaması bakımından yaratılmış bir varlık olarak kabul ettiği insan arasındaki ilişkiyi ele alıyor ve ilksel teklifi insanın sorumluluğunu ve özgürlüğünü buluşturan bir imkan olarak görerek, belirli kavramsallaştırmalar dahilinde bu imkanın insanı bir özne haline getirdiğini ifade ediyor. Ahmet Dağ ise Tekilleşme ve Ölümsüzleşme Çabası ve Mükellefiyet başlıklı metninde, günümüz dünyasında teknolojinin gelmiş olduğu noktadan ilhamla tekno-ütopik düzlemde gerçekleştirilen tartışmalarda önemli bir yere sahip olan transhümanizmi konu ediniyor.  Transhümanizme atıfla zihnin makineye yüklenmesi olarak tanımlamış olduğu tekillik anlayışına göre zihin,  makinede yaşamaya devam edecek ve insan bedenin sınırlayıcılığından kurtarılarak ölümsüzlüğe ulaşabilecektir. Dağ ise ulaşılması beklenen ölümsüzlük vadinin gerçekleşmesi halinde ortaya çıkacağını düşündüğü yeni varlık sahasına dair endişelerine ek olarak insanın kutsal ile ilişkisinin kesilerek bu ilişki dahilinde ortaya çıkan mükellefiyetlerin ortadan kalkacağını ifade eder.

Nazife Şişman da yine bir önceki metinle ilişkili olarak günümüz dünyasında yaşanan teknik gelişmeler ile insanın sınırlarını aşmaya yönelik gerçekleştirilen çalışmaları konu edinir. Daha genel bir çerçeve dahilinde ele aldığı bu çalışmaları insana mükemmel bir beden vadeden biyoteknolojideki gelişmeler (1) ve insanı bedeninin de sınırlarından kurtararak zihinsel bir varoluşa imkan tanıyan dijital teknolojideki gelişmeler (2) olarak ikiye ayırır. Ayrıca bilişsel kapitalizmin güdümünde olan tekno-bilimin siyaset, din, metafizik, felsefe ve ahlak alanlarının dahil edilmesinin oldukça zor olan hegemonik bir alana sahip olduğunu ifade eder. Şişman bedene teksif edilen mükemmelleşme hedefi ve dijital sonsuz yaşam vaadi karşısında Müslümanların sahip olmaları gereken konumlanış için emanet, mükellefiyet ve fıtrat gibi kavramların günümüz dünyası dahilinde yeniden ele alınması gerektiğini belirterek yazısını sonlandırır. Ayrıca belirtmeliyiz ki Şişman’ın metni, fütüristtik yönelimlerin temel metinlerine dair sahip olduğu atıflar ile konuya dair ileri okumalar yapmak isteyen okurlar için bir kılavuz niteliğinde. Merve Betül Üçer ise “Kalbinin Sesini Dinle” Mutlu Olma Yükümlülüğünün Gölgesinde Duygular metni ile duyguların birer pazarlama stratejisi olarak kullanıldığı günümüz dünyasında, mutlu olmanın artık yaşamın vazgeçilmez bir bileşeni ve insanın omuzlarında taşıdığı bir mükellefiyet haline geldiğini, tercih etmiş olduğu temsil gücü yüksek reklam içerikleri dahilinde açıklar. Günümüz piyasa yapılanmasının, yaşamın tecrübe edilişinde sınıfsal konumun etkisini hesaba katmadan bireylere sunduğu ideal yaşam tarzı, insana “kalbinin sesini dinlemesini” ya da “kendi olmasını” salık verirken, Üçer, akıllı saatin, internet tarayıcısının ve algoritmanın iş birliği içinde insanın kalbinin ritmini ve öznelliğini oluşturduğuna dikkat çeker. Ona  sunulan yaşam tarzına ulaşmakla kendini mükellef hisseden insan, “kalbinin sesi”ni dinlese de, ona vadedilen özgürlüğe bir türlü ulaşamaz.

Bütün eylemlerde olduğu gibi herhangi bir sanatsal faaliyeti de ahlakilikten bağımsız düşünemeyeceğimizi savunan Can Habip Türker ise mükellefiyet ve sanat arasındaki ilişkiyi çözümlemeye çalıştığı bir metin kaleme alır. Ona göre sanat eserinin salih bir amel,  sanatçının da bir salih olabilmesi, söz konusu sanat eserinin varlıkla ilişkisi ne ise o hal üzere ya da başka bir deyişle hakikatine uygun olarak icra edilmesidir. Bir kılıcın hakikatinin, elin devamı olan bir uzun gibi kavranabilirliği ve keskinliği olması durumunu, sahip olduğu yaklaşıma bir örnek olarak gösterir. Bu anlamda Türker’e göre mükellefiyet varlığın, sanat eseri üzerinden açığa çıkışını üstlenmek anlamına gelir.  Ayrıca Türker metninde, sanat eserinde açığa çıkan, mükellefiyetin ve özgürlüğün birbirini tamamlayan ilişkisinin birbirini dışlayan bir ilişki haline gelişini de konu edinir. Ona göre  sanat modern zamanların dokunulmaz bir kutsalı olarak koşulsuz özgürlüğün alanı haline gelmiştir. Bu doğrultuda Türker söz konusu alanda neşredilen sanat ürünlerine dair verdiği dikkat çekici örnekler ile günümüzde sanata yüklenen anlamın doğurduğu sonuçlara dair önemli işaretler sunar. Enver Gülşen ise mükellefiyetin izlerini sinemada arar. Bu iz sürme faaliyetini Stalker (İzSürücü) filmi dahilinde gerçekleştirir. Gülşen Tarkovsky’nin Mükellefiyeti Stalker başlıklı metninde İzSürücü’nün ailesine, insanlık ailesine, ilkelere olan mükellefiyetlerini açımlarken aynı zamanda doğrudan Tarkovsky’nin kendi ifadeleri ile de karşılaşmamıza imkan tanır.  Sanatını bir yakarış olarak gören Tarkovsky’e göre bir önceki cümlede bahsi geçen mükellefiyetlerin  hiç birisi kendinden menkul değildir. Ona göre mükellefiyet zincirinin dayanağı olan nihai mükellefiyet hayatın çeşitliliğini yaratan Tanrı’dır. Sütunlar bölümünün son metnini kaleme alan Emin Selçuk Taşar ise oldukça isabetli bir tespit ile Mesuliyet ve Güzellik Arasında Mimarlık metnine giriş yapar. Ona göre mesuliyet/sorumluluk kavramı Türkiye’de sıklıkla üzerinde durulan bir kavram olmasına mukabil daha çok ne yapmalı sorusu etrafında gecikmişlik söyleminin ardında gizli kalmış ve  henüz gerçekçi bir zemin üzerinden hareket eden nitelikli çalışmalara konu olamamıştır. Mimari alandaki mesuliyetin temeline güzelliği yerleştiren Taşar, güzelliği, parça ve bütün arasındaki ahenkte arar. Konuya dair doyurucu bir izahatın ardından eylemenin kaçınılmaz bir alanı olan mimari alandaki üretimlerin, hangi eyleme biçimleri ile gerçekleştiğini -İslam düşüncesindeki belirli bir yaklaşıma atıfla- insanı harekete geçirdiğini ifade ettiği üç farklı güç dahilinde ele alır. Bu doğrultuda mimari ürünlerin güzelliğinin söz konusu güçlerin nasıl tasarruf edildiğine bağlı olduğunu ifade eder.

          Sütunlar bölümünün akabinde karşılaşmış olduğumuz Soruşturma bölümünde ise mükellefiyet bahsi özel olarak belirlenmiş belirli konular etrafında yeniden ele alınır. Buradaki metinlerin, mükellefiyeti daha çok teorik yaklaşımlar dahilinde ele alan sütunlar bölümündeki metinlerden farkı ise mükellefiyete ilişkin soruşturmanın doğrudan sosyal yaşam dahilinde yapılmış olmasıdır. Bu doğrultuda yayın kurulu üyeleri, derginin mükellef konulu ilk sayısında, soruşturmayı kendilerine mükellef olarak gördükleri alanları alim-aydın, siyaset, eğitim ve fıkıh-hukuk olarak belirlemiştir. Toplamda sekiz metinden oluşan söz konusu soruşturma dosyasının ilk soruşturması Alimlerin mükellefiyeti nedir? metni ile Ömer Türker’e aittir. Söze Alimler, nebilerin varisleridir hadisi ile başlayan Türker alimlerin her dönemde Kuran ve Sünnet ile yaşanılan hayat arasındaki ilişkiyi inşa etmekle mükellef olduğunu ifade eder. Türker bu mükellefiyete  şer’i ve akli ilimlerin tamamını dahil eder. Ardından bu alanlardaki bilgi üretiminin taşıyıcı ve geliştiricisi olan alimlerin, günümüz dünyasında karşı karşıya kaldığı mükellefiyetleri beş farklı başlık altında sorunsallaştırırarak, alimlerin mükellefiyetlerinin farklı boyutları ile anlaşılmasına olanak tanıyan açılımlarda bulunur. Ardından Aydın Neyle Mükellef? sorusunu soranNecdet Subaşı iseTürkiye’nin entelektüel tarihi serüveninden hareketle zihinlerdeki aydın profiline dair çeşitli tanımlamalarda bulunur. Ancak Subaşı’na göre aydın, tanımına ilişkin belirli müphemiyetleri barındırsa da ona göre kesin olan, aydının, belirli bir muhit içinde yetişmiş olduğu ve o muhitin sahip olduğu dünya görüşüne sunabildiği katkılar dahilinde değerlendirilmesi gerektiğidir.

Üçüncü soruşturma metninde, Süleyman Seyfi Öğün, Siyaset ve Sorumluluk arasındaki ilişkiyi ele almak amacı ile öncelikle Aristoteles’in -teatral bir alan olarak tasavvur etmiş olduğu kamusal alanındaki- siyaset anlayışına dair ufuk açıcı sorgulamalarda bulunur.  Ardından modern siyasal tarihlerde reelpolitik ve moralpolitik arasındaki mesafenin  teorik düzlemdeki karşılığı olarak Machiavelli’nin siyaset-ahlak ilişkisine biçtiği role değinir. Öğün yazısında geleneksel ve modern siyasetin temellerine ilişkin bir okuma yapar ve en nihayetinde günümüz dünyasında siyaset ve sorumluluk arasında bir bağ bulunmadığını ifade eder. Ona göre pek çok katmanı dahilinde ele alınması gereken sorumluluk kavramına ilişkin Sartre güçlü bir çıkışta bulunmuş olsa da onun yönelimi de bir çığlık olarak kalmıştır. Muhammet A. Ağcan ise belirli bir toplumsallığa atıf yapmaksızın kuramsal bir yaklaşım dahilinde iyi yaşam için bir imkan olarak siyaseti ele alır. Ona göre siyasetin asli görevi topluluğun iyi anlayışlarını belirginleştirip kamusal alana tercüme edebilmesi ve hukuki-kurumsal norm ve uygulamalar aracılığıyla kolektif özneliğini kurabilmesidir. Ağcan’a göre bu asli görevin tamamlanması ve siyasetin ahlaki açıdan meşrutiyeti ise ancak farklı seslerin bir aradalığı ile mümkündür. Böylece adaletsizliğe ve tahakküme sebep olan normatif donukluğun/çürümenin bertaraf edilmesi, çoğulluk ve farklılık temelinde kurulan siyasallığın dinamizmi içinde gerçekleşebilecektir.

Soruşturma dosyasının üçüncü konusu olan eğitim ise Türkiye’nin yükseköğretim sistemi etrafında konu edinilir. Konuya dair ilk metni Üniversite Ne ile Mükellef? Mektepten Memlekete Dönüşün Zamanı Geldi mi? ile Tahsin Görgün kaleme alır. Görgün sosyolojiden matematiği pek çok bilimsel alanın hangi işlevlere sahip olması gerektiği sıralar ve bu bilimler etrafında üniversitenin bir milletin maddî, manevî ve formel yönlerini keşfetmekle mükellef olduğunu ifade eder. Ona göre Türkiye, günümüz dünyasının değişen koşullarına paralel olarak savunma-güvenlik, mühendislik, ekonomi ve sağlık alanlarında önemli adımlar atmış olmasına karşın üniversite, bahsi geçen mükellefiyeti  dahilinde araştırma ve geliştirme rolünü üstelenememiş ve henüz mesleki ve yüksekokul misyonundan uzaklaşamamıştır. Ancak Görgün Türkiye’de mektepten memlekete bir dönüşümün yaşanacağından ve dünyaya memleketten bir bakışın geliştirilebileceğinden umutvardır. Konuya ilişkin ikinci metni ise Nihat Erdoğmuş’un Çeşitlilik Temelinde Üniversite Sistemini Yapılandırmak başlıklı yazısıdır. Erdoğmuş metninde öncelikle, geçmişten bu yana Türkiye’nin üniversite sorununa ilişkin gerçekleştirilmiş olan tartışmaların genel bir çerçevesini sunar. Ardından yükseköğretime yönelik stratejik bir yaklaşımla gerçekleştirilmesi gerektiğini düşündüğü yapısal ve yönetsel dönüşümün sınırlarını belirler ve temel bileşenlerini sıralar. Erdoğmuş’a göre söz konusu stratejik yaklaşımın en önemli şart koşulu ise yükseköğretimin farklı talepleri karşılayabilecek kurumsal çeşitlilik dahilinde yapılandırılması gerektiğidir. Çünkü ona göre üniversiteye ilişkin akademik hassasiyetler ve pratik beklentiler arasındaki gerilim ancak kurumsal çeşitlilik dahilinde çözüme kavuşabilecektir.

Mürteza Bedir ise Debusî’nin Teklif Teorisinin Temel Unsurları: Vahiy-Akıl, Ehliyet ve Sebep metni ile fıkıh usulünün, teklif ve mükellefiyet kavramlarının muhteviyatı konusunda nasıl bir yaklaşıma sahip olduğuna ilişkin bir bakış geliştirmemizi sağlar. Hanefi usul geleneğinin en önemli temsilcilerinden biri olanDebusî’nin görüşleri ile karşılaştığımız metnin en dikkat çekici yanlarından birisi ise, dergi boyunca mükellefiyetin nedenine ve niteliğine ilişkin kaleme alınmış olan pek çok metnin sahip olduğu yaklaşımın, esasen Debusî’nin teklif teorisinde sistematik bir çerçeve dahilinde ele alınmış olmasıdır. Bu anlamda Bedir’in kaleme almış olduğu metin teklif ve mükellefiyet ilişkisine dair derginin yazarlarının genel kanısını yansıtır niteliktedir. Nitekim Debusî’ye göre de insanın mükellefiyeti, diğer canlılardan farklı olarak sahip olduğu ayrıcalıklı konumun bir bedelidir. İnsan, insan olması bakımından mükelleftir. İnsanın özgür bir varlık oluşunun tamamlayıcı bir role sahip olduğu bu yaklaşıma göre, insana yüklenmiş olan emanet (Ahzab, 33/72) insanı hak ve borç sahibi yapar. Bu nokta ile ilişkili olarak Debusî’nin teklif teorisinin bir diğer boyutu ise ilahi emir ve yasakların insanın teklife muhatap oluşunun sebebi olmayışıdır. Çünkü bir önceki hususta da ifade edildiği gibi insan, insan olmaklığı bakımından yükümlüdür. Bu anlamda teklif insana ancak sahip olduğu yükümlülükleri hatırlatır ve mükellefiyetin uhrevi sonuçlarından haberdar ederek yükümlülüklere aktif bir boyut kazandırır. Soruşturma dosyasının son metninde ise  Hukuk Neyle Mükellef? sorusunu soran Halit Uyanık, modern toplumlarda hukuk sisteminin işlevine ve kapsamına ilişkin genel bir çerçeve edinmemize imkan tanır. Kurumsallaşmış normatif bir sistem olarak tanımlamış olduğu hukuk; örfi, ahlaki, dini ve her türlü kişisel görüşten bağımsız bir sistem olarak, objektif ve kapsayıcı bir kurallar bütününden hareketle toplumsal düzeni sağlamakla mükelleftir.  Bu doğrultuda hukuk, insan davranışlarının tamamı ile ilgilenmediği gibi tekamülünü de konu edinmez ve insan davranışlarını ancak toplumsal düzene etkisi bakımından ele alır. Böylece Uyanık, farklı kültürlerin ve görüşlerin bir arada yaşayabilmesine imkan tanıyan hukuk sistemi ile insan davranışlarının yönelimini belirleyen değerler sistemini farklı yerlerde konumlandırır. Ancak ona göre günümüz dünyasında insan davranışlarının yönelimi belirli bir değerden ziyade ekonomik ve kişisel çıkara bağlı olarak şekillenir. Hukuk sisteminin kurallarına gösterilen bağlılık ise mecburi durumlarla sınırlıdır.

Soruşturma bölümünün ardından Teklif dergisinin kendine özgü yaklaşımını yansıtan Alıntı ve Çeviri bölümü ile karşılaşıyoruz. Klasik metinlerden alıntılara yer verilmiş olan bu bölümde, okur, klasik metinler ile birincil düzeyde bir ilişki kurma imkanına sahip oluyor. Klasik metinlerin yanı sıra çağdaş metinlerin çevirilerine de yer verilmesi planlanan bu bölüm, yeni bir düşüncenin imkanı dahilinde, göz ardı edilemeyecek olan hesaplaşma zeminini doğrudan okurları ile buluşturuyor. Bu anlamda metinler ile doğrudan bir karşılaşma yaşayan okur, söz konusu metinleri sadece dergi yazarlarının değerlendirmelerine konu olmuş haliyle değil bizzat kendi perspektifinden de değerlendirme imkanına sahip olabiliyor. Bu sayıda, bu bölüm için tercih edilen metinler ise ağırlıklı olarak fıkıh usulünün mükellefiyete dair yaklaşımlarının ele alındığı klasik metinler ve dergi boyunca pek çok yazarın modern düşüncenin kurucu isimlerinden biri olarak çözümlemelerde bulunduğu Kant’ın metinleri olarak belirlenmiştir.

Fıkıh usulünün klasik metinlerinden alıntılar yapılırken, farklı ekollere mensup olan fakihlere yer verilerek, okurun fıkıh usulüne bütüncül bir çerçeveden bakabilmesi amaçlanmıştır. Bu doğrultuda fıkıh ilminin kelam ilmi ile ilişkili bir zemin dahilinde geliştirilmesi gerektiğini düşünen Kadı Abdülcebbar (Mutezile alimi) ve Bakıllânî’nin (Maliki-Eş’ari alimi) yanı sıra Hanefi fıkıh usulünün kurucu metinlerinden biri olan Takvimü’l-edille’yi kaleme almış olan Debûsî’den alıntılara yer verilmiştir. Kadı Abdülcebbar’dan çevrilmiş olan Teklif Nedir? başlıklı yazı dışında bölümün diğer alıntı metinleri birkaç sayfayı geçmez. Kadı Abdülcebbar’ın beyanına göre teklifin tanımı ise emredilen kişiye külfet barındıran şeyin emredilmesi ve irade edilmesidir. Ona göre örneğin insan hoş bir yemeği yemekle mükellef olamaz. Mükellefiyet herhangi bir meşakkat barındırmayan; haz ve neşe veren fiillerin irade edilmesinde bahse konu değildir. Ayrıca Kadı Abdülcebbar’ın yazı boyunca, mükellef ve mükellif arasındaki ilişkide akıl ve vahyin nerede konumlandığına ilişkin yürütmüş olduğu tartışma, mükellefiyet bahsinde Mutezile ekolünün nasıl bir tavır benimsediğine dair önemli ip uçları elde etmemizi sağlar. Bakıllani’nin et-Takri ve’l-irşat metninden çevrilmiş olan Yaratılmışların İktisabının Kısımları Hakkında başlıklı yazıda ise teklif yine külfet ve meşakkat mesabesinde ele alınmış ve daha çok ibadet fiilleri çerçevesinde muhatabın hangi durumlarda mükellef olduğuna ilişkin bir beyanata yer verilmiştir. Fıkıh metinlerinden yapılmış olan son alıntıda ise, Ebu Zeyd Ed-Debûsî’nin,  Takvimü’l-edille’den alıntılanan Meşru Hakların (Emanetin) İnsanın Üzerine Vacip Olabilmesi İçin Gerekli Olan Hakkında Bab bölümü ile karşılaşıyoruz. Derginin bir önceki bölümünde Mürteza Bedir’in metninde genel çerçevesine vakıf olduğumuz Debûsî’nin teklif teorisine, bu kez bizzat kendi ifadeleri ile nüfuz ediyoruz.

Alıntı ve Çeviri dosyasının bu sayıdaki isimlerinden biri olan Kant’ın görüşlerine ise Eğitim Üzerine ve Saf Aklın Dahilinde Din kitapları dahilinde yer veriliyor. Derginin pek çok metninde atıfta bulunulmuş olan bir düşünürün fikirlerine doğrudan kendi sözleri üzerinden muhatap olurken aynı zamanda söz konusu düşünürün sosyal konulara ilişkin dergi boyunca daha önce karşılaşmadığımız fikirlerine de şahitlik edebiliyoruz. Kant’ın eğitim ve din ilişkisine dair görüşlerinin alıntılandığı pasajlarda, çocuklara dini düşünce eğitiminin erken yaşlarda verilmesinin faydalı olup olmaması konusuna dair bir tartışma ile karşılaşırız. Sonuç olarak dini eğitimin erken yaşlarda verilmesi gerektiğini düşünen Kant, ardından söz konusu eğitimin nasıl bir yol takip edilerek verilmesi gerektiği dair -felsefi tutumundan izler bulabileceğimiz- düşüncelerini paylaşır. Kant’ın Saf Aklın Dahilinde Din kitabından çevrilmiş olan ikinci alıntı da ise, Kant’ın, etiko-sivil bir toplumun ya da diğer bir ifadesi ile etik bir devletin neden gerekli olduğuna ilişkin düşünceleri ile karşılaşırız. İnsanın doğası ve bağlı bulunduğu sosyal ilişkiler dahilinde açıklamalar getirerek insanoğlunun karşı karşıya kaldığı kötülüğün ancak ahlak yasası temelinde oluşturulacak olan bir toplumsal birlikteliğin kurulması ve yaygınlaştırılması ile mümkün olacağını ifade eder. Alıntı ve çevirilere ayrılan kısmın son sayfalarında geldiğimizde ise alışılagelmişin dışında bir dergi bölümü ile karşılaşıyoruz: Bakara Suresinin 143. ayet-i kerimesinin Arapça beyanına müteakip Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır’ın söz konusu ayete ilişkin meal-i şerifi ve tefsiri. Bu tefsir dahilinde Elmalılı Muhammed Hamdi’nin ümmet-i islam’ın mükellefiyetine dair görüşleri ile karşılaşabileceğimizi söylemekle yetinip, söz konusu ayet-i kerimenin meal-i şerifi ile, alıntı ve çeviri bölümünün son bahsine yer verebiliriz: “Ve ey ümmet-i Muhammed! İşte böyle bir sırat-ı müstakime hidayet etmek suretiyle biz sizi vasat, merkez ve her tarafı denk, mu’tedil, hayırlı bir ümmet yaptık ki siz diğer nas üzerine kavlen veya fiilen veya halen şahid-i adil ve numune-i imtisal olasınız.”

Dergisinin son bölümünde ise genel olarak dergilerde karşılaşmaya alışık olduğumuz ancak tercih edilen metinler konusunda alışılagelmişin dışında bir içeriğe sahip olan bir bölüm ile karşılarız: Kitabiyât. Bu bölümde çeşitli düşünce geleneklerinin kurucu metinlerinin değerlendirmelerine yer verilmiştir. Söz konusu metinlerin tercih edilmesi ile okurun düşünce dünyamız ile kurduğu ilişkiyi, daha derinlikli ve bütüncül bir çerçeveye taşıma arzusu,  burada da korunmuştur. Bu doğrultuda ilk olarak İhsan Fazlıoğlu, İbn Bacce, İbn Tufeyl İbn Rüşd ve nihayet bu filozofların karşısında konumlandırmış olduğu İbn Nefis’in eserlerindeki temel düşüncelerinden hareketle Kara ile Ada Çatalı: Kalabalık Erdem mi; Issız Hakikat mi? metnini kaleme alır. İbn Bacce, İbn Tufeyl ve İbn Rüşd kendilerini toplumdan soyutlayarak adayı tercih etmelerine mukabil İbn Nefis karada kalmayı tercih ederek toplumsallığın gerçeklerini ve eksikliklerini ütopik bir varlık alanına tercih eder. Bu anlamda insanın kemale ermesinin ancak şehirde mümkün olduğunu düşünen İbn Nefis’e göre teklifin gerekliliği akıl ile kavranır, içeriğine ise peygamberin ahlakı örnekliğinde ulaşılır. Kitabiyât kısmında değerlendirmesi gerçekleştirilen ikinci eser ise Kant’ın kritik projesi kapsamında yazmış olduğu Kritik der Praktischen Vernunft (İkinci Kritik) metnidir. Söz konusu değerlendirme metni Ahmet Ayhan Çitil tarafından kaleme alınır. Kant İkinci Kritik’te temel olarak, nazari bir zeminde gerçekleştirilen metafizik geleneği eleştirir ve insanın mükellefiyetini ameli bir zemine taşır. Çitil’in metni ise Kant’ın bu zeminden hareketle inşa etmiş olduğu ahlak yasasını, Özgürlük, iyi-kötü, erdem-mutluluk ve Ruh-Kainat-Tanrı ideaları ile nasıl ilişki dahilinde ele aldığına nüfus etmemize imkan tanır. Kimi görüşlere göre günümüz fıkıh usulü çalışmaları için bir imkan olarak değerlendirilen Şatıbî’nin el-Muvakat metni ise Kitabiyât bölümünde değerlendirilmesine yer verilen son metindir. Bir Maliki fakihi olan Şatıbî’ye göre insan, iradi olarak seçimde bulunabilesi sebebi ile teklif karşısında yükümlüdür. Tuncay Başoğlu kaleme aldığı metin boyunca, Şatıbî’nin, hükümlerin sahip olduğu maksatları anlamaya çalıştığı makasıd teorisi etrafında, mükellif (yükümlü kılan), mükellef (yükümlü kılınan muhatab) ve mükellef bih (yükümlülük konusu) konularını nasıl ele aldığına ve  Şatıbî’nin bu konu dahilinde geliştirmiş olduğu kavramsallaştırmalara yer verir. Ayrıca Şatıbî’nin teklif ve mükellef arasındaki ilişki hususundaki beyanatları, dergide, Kadı Abdülcebbar üzerinden temsil bulmuş olan Mutezile ekolünden önemli bir ayrışmaya sahiptir: Şatıbî, teklifi ön plana çıkartır ve kendisine davet ulaşılmayan kişinin yükümlü tutulamayacağını savunur. Ancak Kadı Abdülcebbar ise teklifin gerekliliğinden uzaklaşır ve kişinin emir ve yasaklar ile mükellef tutulacağı gibi akli bir idrak tecrübesi ile de sahip olduğu yükümlülüklerin farkında olacağını savunur. Bu anlamda dergi boyunca farklı yaklaşımlara sahip olan fıkıh metinlerine yer verilerek, Ehli Sünnet ve Mutezile fakihlerinin teklif konusunda ihtilafa düştükleri nokta, bilinçli bir tercih ile okurun dikkatine sunulur.

Teklif dergisinin yayın kurulu üyeleri, akademik alanda gerçekleştirilen pek çok çalışma olmasına rağmen akademiyi dergide bahsi geçen konulara ilişkin şeffaf ve gerçekçi adımların atılmadığı bir alan olarak görür ve alışılagelmişin dışında bir içerik kurgusu ile alanın ilgililerini, günümüz düşünce dünyasının açmazları ve bu açmazlara dair çözüm arayışları ile yüz yüze getirir. Bu anlamda Teklif dergisi yeni bir düşüncenin inşası için müzakereye açık bir zemin olma imkanına sahiptir. Okurun muhatap kaldığı metinlere ilişkin samimi geri dönüşler yapması, bu imkanın gerçekleşmesine neden olacak en önemli koşullardan birisidir.  Dergi kurulunun da derginin geleceğine ilişkin en önemli arzularından birisi olması gereken söz konusu müzakere ortamı, derginin içeriğini nitelik ve yaklaşımların çeşitliliği bakımından daha güçlü hale getirecek ve Teklif dergisine düşünce dergisi hüviyetini kazandırabilecektir. Açık oturum bölümü dahilinde karşılaşmış olduğumuz müzakere ortamı, Teklif dergisinin geleceğine dair bahsini etmiş olduğumuz beklentileri karşılayan önemli bir başlangıç noktasıdır.

Metin boyunca genel bir değerlendirmesini sunmaya çalışmış olduğumuz dergi içeriğine dair naçizane eleştirim ise dergi içeriğinin, insanı tanrı karşısında yükümlü bir varlık olarak gören görüşler temayülünde kurgulanarak,  insana ilişkin bakışımızın İslam düşünce geleneğinin çeşitliliği dahilinde oluşturulamamasıdır. Teklif ve mükellefiyet bahsine ilişkin geliştirilen felsefi yaklaşımların genel olarak belirgin bir şekilde fukahanın görüşlerinden izler taşıyor olması ve konuya ilişkin kaleme alınan alıntı, çeviri ve değerlendirme yazılarının ağırlıklı olarak fıkıh metinlerinden  tercih edilmiş olması, Teklif Dergisinin İslam düşünce mirası ile tek yönlü bir ilişki kurmasına neden olmuştur. İslam düşüncesinde mükellefiyet hususunu en yoğun ve sistematik bir şekilde fıkıh alanında ele alınmış olması, söz konusu yönelime bir makuliyet kazandırmasına mukabil derginin sahip olduğu amaçların göz ardı edilmesine neden olmuştur. İlahi hitabı sahip olduğu hükümler dahilinde ele alan ve bu hükümler çerçevesince ibadet yaşamını konu edinen ve aynı zamanda sosyal yaşama dair de belirli ilkelere varmaya çalışan bir disiplin olan fıkhın, bir düşünce dergisinin temel referans noktası olması oldukça şaşırtıcı bir durumdur. Bu durumu nasıl yorumlamamız gerekir? Teklif dergisi, yeni bir düşüncenin inşası için kelamla irtibatlı bir şekilde vücut bulun fıkıh usulünü mü başlangıç noktası olarak görmüştür? Bu anlamda derginin sahip olduğu yönelim, dini düşünceyi bir zorunluluklar ya da mükellefiyetler kümesi, felsefi düşünme tarzını da bir hikmet sevgisi/arayışı olarak tasavvur ediyor olduğumuz gerçeğini daha da çok besleme tehlikesine sahiptir. Neden ilki bir zorunluluk ilişkisini gerektirirken diğeri ise arzu ile yapılan bir eylemdir? Bu soruyu cevaplamadan önce bu ikilemin zihinlerimizde var olduğu gerçeği ile yüzleşmemiz ve ardından bu ikileme düşmemize neden olan kabulleri tekrar gözden geçirmemiz gerekiyor. Bu anlamda sahip olduğumuz kabullerin en önemli kaynaklarından birisi,  tanrı-insan ilişkisini sadece mükellif-mükellef ilişkisi dahilinde kuruyor olmamızdır. Elbette bu ilişki dini yaşamın önemli bir gerekliliğidir ve Debûsî, Kadı Abdülcebbar, Bakıllani ve Şâtıbî’nin çalışmaları da bu ilişkinin zeminine ve gerekliliğine vakıf olmamız açısından kıymetli bir yere sahiptir. Ayrıca söz konusu isimlerin yaklaşımları arasındaki ihtilaflar üzerine yürüteceğimiz tartışmalar, dini düşüncenin açmazlarına ilişkin önemli bir imkan mesabesindedir. Ancak düşüncenin yeni zemininde, tanrı-âlem-insan ilişkisi, insanın teklif karşısında yükümlü bir varlık oluşunun sınırlayıcılığı dahilinde inşa edilemez.[2] Zira bu tek yönlü yaklaşımın bizi getirdiği yer, teklif kelimesinin alakadar ve tutkulu olmaya karşılık gelen kök anlamından[3] oldukça uzak bir yer.


[1]Yüksek lisans öğrencisi, Necmettin Erbakan Üniversitesi Sosyoloji Bölümü, eminesenatas@gmail.com

[2] Bu konuyu İslam düşünce tarihini hesaba katarak daha genel bir çerçeve dahilinde takip etmek için Ekrem Demirli’nin kaleme almış olduğu metinlere müracaat edebilirsiniz. Demirli’nin görüşlerinin dikkatlerden kaçması, Teklif dergisinin ortaya çıkmasına neden olan amaçlara ters düşeceği kanaatindeyim. Ayrıca konuya ilişkin sahip olduğum eleştirileri söz konusu metinlerin sahip olduğu bakış açısından mülhem kaleme almış olduğumu belirtmek isterim.

[3] Ömer Türker’in derginin açık oturum bölümünde teklif kelimesine dair yapmış olduğu etimolojik soruşturmaya ait bir bilgi. 

Share on facebook
Share on twitter
Share on linkedin
Share on whatsapp
Share on telegram
Share on pinterest
Share on email

İlgili Makaleler

Yorum bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Copyright © 2022 İDM - İlmi Düşünce Mektebi